Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu(3):

Yazan: Muhsin İyi
tarihli yazı

Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu(3)
Ve (Ek: 1, Ek:2, Ek: 3):
Zikrin işlevi ile ilgili çeşitli tarihlerde yazdığımız iki yazıda belirgin bir eksiklik olarak zikrin ruha tesirinden gereği şekilde söz etmediğimiz ilgili yazıları bilahare okuyunca meydana çıktı.

Hâlbuki zikir önce ruha etki eder. Ruhu tasfiye (saflaştırma) ettikten sonra nefsi tezkiye (temizleme) eder. Çünkü zikir karşısında önce ruh harekete geçer. Ruh arındıktan, yani belli bir oranda saflaştıktan sonra sıra nefsin makamlarını kat etmesi için tezkiyesine gelir. Yukarıdaki makalelerimde bunun ne şekilde olduğunu yeterince açtığımız, açıkladığımız için burada ruhun zikir karşısında aldığı vaziyete odaklanacağız.

Ruh ibadet olmadan ölü gibidir. Varlığını pek göstermez. Nefis ile ruh aynı hali alır. Onun için psikoloji, psikanaliz, psikoterapi… gibi bilimler, disiplinler ruhu tanıyamadıkları, ayırt edemedikleri için nefsi incelemişler, nefsi ruh diye ele almışlardır. Dolayısıyla bunların vardıkları kanılar da hep nefisle ilgili olmuştur. Asla da bir insana şifa kaynağı olamamışlardır.

Ruh hiçbir zaman hastalanmaz. Psikolojik rahatsızlıklar nefisten kaynaklanır. Çünkü ruh Allah’tan ilahi bir nefhadır. İnsan nefsinin bu dünyaya aşırı şekilde ve yanlış yollarla bağlı olmasından dolayı psikolojik sıkıntılar, rahatsızlıklar ve hastalıklar yaşar. İnsan günahlara tövbe ettiğinde ve ibadetlerle yaratılış amacına yöneldiğinde ruh hızla manevi âlemlere doğru yükselir, nefis bu sayede dünyaya aşırı ve yanlış yollardan bağlı bulunduğu psikolojik rahatsızlıklardan, sıkıntılardan, hastalıklardan kurtulmaya başlar. Yoksa nefsi temel alan ve ruhu görmezden gelen modern bilimlerin ve disiplinlerin insana hiçbir şekilde belirgin bir şifa vereceğine kesinlikle inanmıyorum.

Bu dünyada gurbette olan ruhun ilahi âlemlere karşı olan iştiyakı ve özlemi ancak günahlara tövbe etme ve ibadetlere yapışmakla giderilir.

Ruh yükselişle kendisini belli eder. Durağan olduğu zaman nefsin egemenliği altına girip tanınmaz olur. Ruh ibadetlerle Allah’a (c.c.) doğru, asıl vatanına yolculuğa çıktığı zaman varlığı sezilir. O zaman bir insanda ruhtan söz edilebilir.

Yoksa nefsinin esiri olup da çeşitli günahların pençesindeki insanların ruhi bir hayatı olmadığı gibi böyle bir insanın ruhunun soluklarını duyması bile imkânsızdır. Günahkâr insanın hayatında ruhun varlığı silinmiş, adeta buhar olmuştur.

Kişi ne zaman günahlara gözyaşı ile nasuh tövbesi yaparsa ve ibadetlere başlarsa ruh adeta hayat bulup kendisini gösterir. Böyle bir kişinin ruhu yükselmeye başlamıştır.

Ruh yükselmezse varlığını göstermez. Nefsin elinde yok olup gider, adeta erir.

İlahi aşk ruhun yükselmesi ile başlar. Ruhu yükselmeyen kimse dünya bataklığına saplanıp kalır. Materyalist olur. Allah’ı ve diğer inanması gereken şeyleri yavaş yavaş inkâr etmeye başlar. İnsanın inanması için bu dünyayı aşması, ruhunun ilahi âlemlere yükselmesi gerekir. Manevi yolculukta iman esasları gittikçe güçlenir. Ruh ileri manevi âlemlere yükseldikçe insanın gözünde madde düşmektedir. Onu hayal, rüya gibi bir şey olarak algılamaya başlamaktadır. Bu sayede büyük bela ve musibetleri de fazla sarsılmadan aşabilmektedir. İnsan kalbinden bu dünyayı çıkardığı oranda Allah’a karşı bir ilahi aşk duymaktadır.

Ruhun yükselmesi adeta bir el fenerinin ışıkları gibidir. Yani ruh el fenerinin elde olması gibi vücut ülkesindedir. Işık nasıl saniyede 300.000 km hızla harekete geçerse ruh da bundan daha hızlı bir şekilde letaifleri ile arş-ı alaya doğru yükselmeye başlar.

İmam-ı Rabbani Hazretlerinin (k.s) Mektubat’ında ruhun yükselmesine dair yazıları okuyunca bunun ne şekilde olduğunu çok merak ettim. Bu yolda bir makam sahibi olmadığımız halde yüce Allah (c.c.) sadat-ı kiramın himmetiyle defalarca kez yakaza halinde gösterdi ki ruh (letaifler) çok yüksek bir hızla göğe doğru yükselmektedir. O kadar yüksek bir hız ki belki ışık hızı yanında solda sıfır kalır. Önceleri bu hızlara tahammül edemeyip yüce Allah’tan (c.c.) bu isteğimden vaz geçip tövbe ettim. Çünkü insan o sırada aklını kaybedeceği vehmine kapılmaktadır. Hâlbuki bizim yaşadığımız hız, Allah’tan (c.c.) bir rahmet olarak bizim tahammül gösterebileceğimiz şekilde ayarlanmıştı. Gerçeğini insanın kaldırması zaten mümkün değildir.

İstisnasız her Müslüman günahlardan el çektiğinde (üzerindeki kul haklarını da ödemeye çalışma kaydıyla), farz ibadetleri yerine getirdiğinde bu ruhi yükselişini gerçekleştirmektedir. Tabii bunun farkında olmamaktadır. Bu insanlara gösterilmemektedir. Ama tabii ehl-i tasavvufa göre sıradan bir Müslüman’ın letaiflerinin göğe yükselme hızı biraz düşük olabilir, varacağı yer de yani makamı da biraz aşağıda kalabilir. Ama Allah’ın (c.c.) izni ile ölümden sonra sonu cennette biten bu ruhi yükseliş maksada varıncaya kadar devam eder. Hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere bir kişi ölmeden önce gideceği yeri görmeden ruhunu teslim etmez. Yani sadece Müslümanların ruhları cennete doğru uçmuyor, inançsız veya günahkâr insanların ruhları da cehenneme doğru düşmektedir. Tıpkı halatları kopmuş bir asansör gibi. Rüyalarda bazen görülen düşme durumları buna işaret olabilir. Tabii bunu tövbeye vesile olması ve ihtiyat için söylüyoruz. Yoksa rüyalardaki düşmenin başka nedenleri de olabilir. Bunları şimdilik bilemiyoruz. Tövbe ettikten ve günahlardan uzak durduktan sonra bunu vesvese yapmamak da gerekiyor. Şunu itiraf ediyorum ki, bu tasavvuf yoluna girdiğimden beri bir kere olsun düşme rüyası görmedim. Allah’a sonsuz şükürler olsun. Bundan önce yani namazında niyazında bir Müslümanken bu düşme rüyalarını çok görürdüm. O zamanlar her ne kadar haramlardan uzak dursak da çoğu kez elimizde olamadan veya nefsimize biraz uyarak bilerek veya bilmeyerek bazen harama veya şüpheli şeylere bulaşıyor, nefsimizde de çoğu kez harama karşı büyük bir meyil ve iştiyak duyuyorduk. Tasavvuf nefsi tezkiye ettiği için şimdi günahlardan gerçek manada uzak durmaya çalışıyoruz. Allah’ın izni ve sadatların himmetiyle çok şükür günahlara karşı nefsimizde pek bir iştah da duymuyoruz. Tabii peygamberimizin (s.a.s) dualarında buyurduğu gibi yüce Allah bizi bir göz kırpma anı kadar da olsa nefsimizle baş başa bırakmasın. Âmin. Yoksa nefsimiz son nefese kadar adam olmaz. Şeytanın telkinlerine her zaman her makamda açık olarak yaratılmıştır. Tamamen ıslahı mümkün değildir. Nefsimize bir an güvensek bile imtihanı kaybedenlerden olabiliriz. Son nefeste imansız gidebiliriz. Allah korusun.

Uçma kaçma hikâyelerine de pek bel bağlamamak gerekmektedir. Sonuçta bunlar birer haldir. Nefis makamlarına işaret etmezler. Tasavvuf yolunda amaç nefsi tezkiye etmektir. Nefis güzel ahlaklarla süslenirse meyve veren bir ağaca dönüşmüş olur. Böyle birisinin nefsinden herkes istifade eder. Böyle bir insan gerçek manada İslam’a da büyük hizmetler verir. Ama böyle uçma kaçma hikâyelerine bel bağlayıp da bu yola girenleri şeytanlar oynatıp dururlar. Onların tek derdi aslında nefislerine hizmettir. Kendisine hayrı olmayanın başkasına ne menfaati olabilir? Nefisleri onları acınacak vaziyetlere düşürür. Maalesef pek çok kişi tasavvuf yoluna nefsine hizmet için giriyor. Bazı üstün vasıflara erip keşif ve kerametlerle insanlara şov yapmak, meşhur olmak, üstünlük kurmak için yanıp tutuşuyorlar. Bir de bunun bir türlü farkına varamıyorlar. Tabii böyleleri İslam’a da çok büyük zararlar veriyorlar. Din ve tasavvuf yolunu istismar aracı olarak kullandıkları için yemedikleri nane de kalmıyor.

Yüce Allah (c.c.) hallerden asla razı olmaz. Bununla insanlara imtihan kapısı açabilir. Çünkü hallerin hiç kimseye bir faydası yoktur. Uçup kaçmışsın, cezbe ve vecd içinde zevkten dört köşe olmuşsun, keşif ve kerametle gaybı bilip elmayı portakal yapmışsın bunların kime ne hayrı olabilir?.. Allah (c.c.) bu tür halleri şeytanlarda da gösterebilir. Belli formüllerle nefislerine çile çektiren çeşitli dinlerdeki insanlara da verebilir. Ama tasavvuf yolu İslam’ın özüdür. Amacı Kuran-ı Kerim’in ve peygamberimizin (s.a.s) ahlakını elde edip insanlara hizmet etmektir. Yani tasavvuf yolunda ölçü kitap ve sünnet olmalıdır. Bunu yaşamak önemlidir. Bu olursa o zaman gerçek manada din ve tasavvuf söz konusu olur. Yoksa çeşitli hallerle yüce Allah (c.c.) bize öyle bir mekir (ilahi hile) kapısı açar ki cehennemde soluğu alırız da bundan oraya varıncaya kadar haberimiz bile olmaz.

Yüce Allah (c.c.) engin rahmetiyle ruhumuzun nefsin egemenliği altına girip hastalanmaması için ilahi kitaplar indirmiş, peygamberler göndermiştir. İlahi kanunlarla ve ibadetlerle ruhumuzu harekete geçirmiştir. Ruhun harekete geçmesi demek, manevi âlemlere doğru yükselmesidir. İbadetlerin ruha dönük temel işlevi, bu uçuşu gerçekleştirme, bir nevi bu manevi uçuşta enerji kaynağı görevi yapmaktadır. Namaz peygamberimizin (s.a.s) tarifi ile müminin miracıdır. Yani bu tarifte bir benzetme yapılmamıştır. Bir gerçek dile getirilmiştir. Müminin ruhu namaz sırasında manevi âlemlere doğru sonsuz bir hızla yükselmektedir. Oruç içgüdülerimizle bağlı olduğumuz masivadan (dünyadan) nefsin bağlarını çözmektir. O da ruhun manevi yolculuğunda ayak bağı olan nefsi belli bir zamanda belli bir derecede devre dışı bırakmaktadır. Zekât nefsimizin dünyaya en sıkı bir şekilde bağlandığı paranın esaretinden bir derece kurtulmasıdır. Bu bir derece kurtulma ruhun manevi yolculuğunda büyük bir ivme kazandırmaktadır. Onun için üzerine zekât düşmeyen kişilerin sadakayı asla ihmal etmemesi gerekir. Hac ise hem görünüşte gerçek bir yolculuktur hem de ruhun manevi bir yolculuğudur. Turistik bir gezi değildir. Hacdan gelenler ruhlarının tattığı manevi yolculuktan ötürü imanları daha bir güçlenmiş olarak dönerler. Gördükleri şeylerin ötesinde ruhlarının manevi yolculuğu sırasında yaşadıklarını kelimelere dökemezler. Onun için çok büyük bir ibadeti yapmış olurlar. Peygamberimiz (s.a.s) kabul edilmiş bir haccın karşılığının cennet olduğunu bildirmiştir.

Kısacası haramlardan kaçınma ve ibadetleri yapma ruha bir anlam verir. Onu nefsin egemenliği altında kurtarır. Asli vatanına doğru bir manevi yolculuğa çıkartır. Tabii bu noktada ruhun yükselişi zikir ehline göre yavaştır. Kişinin bunun farkına varması adeta imkânsızdır. Ama bu yol kişiyi eninde sonunda Allah’ın rızasına ve cennete ulaştırır Allah’ın izniyle.

Kişinin haramlara tövbe etmeden, İslam’ın şartlarına yapışmadan cennete gireceğini düşünmesi boş bir hayaldir, şeytanın insanı Allah’ın (c.c.) rahmeti ile kandırmasıdır. İsterse bu kişiler her gün rüyalarında uçup kaçsınlar, cezbe ve vecd, keşf ve keramet ehli olsunlar. Kitap ve sünnet ölçü olmadan kişinin nefsini tezkiye etmesi, Allah’ın rızasına ermesi mümkün değildir.

Ruhun yükselmesi gerçek anlamıyla zikirle olur. Onun için zikrin en temel işlevi; ruhu, yani onun manevi organları olan letaifleri manevi âlemlere doğru yükseltmesidir. Ruh yükseldiği zaman kişide cezbe ve vecd halleri görülür. Cezbe ve vecd halleri ruhun yükselmesi ile buna karşı koyan nefsin etkileşimi sonucu meydana gelir. Yani iki zıt gücün, itme ve çekim güçlerinin etkisi altında kalan ruhun hallerine cezbe ve vecd denmektedir. Tabii ruhun, nefsin özellikleri birbirinden farklı olduğu için cezbe ve vecd halleri de birbirinden farklı olmakta, bunların yüzlerce çeşidi bulunmaktadır. Cezbe ve vecdin ayırıcı ve ortak özelliği zikir sırasında duyulan aşırı duygusal ve coşkusal hallerdir. Her ne kadar bu hallere pek fazla kafayı takmamayı, bunlara takılmamayı önersek de, bunlar aslında büyük sermayelerdir. Zira cezbe ve vecd ruhun sonsuz bir hızla manevi yolculuğunda olduğunun işaretidir. Haller nefis makamları karşısında o kadar önemli olmasa da sonuçta nefis makamları bu hallerle aşılmaktadır. Hele Nakşibendiyye tarikatında cezbe ve vecd olmadığı zaman işler daha bir zorlaşmaktadır.

Nakşibendiyye tarikatında nefse yüklenilmemektedir. Halvet olmadığı gibi nafile oruçlar konusunda da müritler pek teşvik edilmez. Dolayısıyla Nakşibendiyye tarikatında rabıta ve zikir ile sofiler manevi yolculukta gıdalarını alırlar. Zikir ise cezbe ve vecd olamadığında kolay çekilmez. Hele sofi letaif zikrine geçtiğinde bu zikir zamanı bir iki saati bulacak, belki duruma göre daha da artırılacaktır. Onun için bu zikrin cezbe ve vecd halleri olmadan çekilmesi kolay olmayacaktır. Zira cezbe ve vecd halleri zikre doyulmaz bir tat katarlar. Ama bunun, yani cezbe ve vecdin bir insanda, zikir ehlinde olmaması çok enderdir. Çoğu kişide farklı bir nitelikte olsa da vardır. Bu cezbe ve vecd halleri zamanla da ortaya çıkabilir. Onun için zikre biraz sabretmek gerekir. Ne zaman zikirden az da olsa zevk almaya başlamışsak demek ki bizde bir çeşit cezbe ve vecd hali başlamış demektir. Buna da çok şükretmek gerekir. Çünkü büyük bir devlettir.

Ruh önce zulmani perdeleri, sonra da nurani perdeleri aşar. Yani sofi letaif nurlarını gördüğünde aslında bunlar da manevi yolculukta aşılması gereken perdelerdir. Bir son olamadığı gibi işe daha yeni koyulmak sayılsa yeridir.

Ruh yükselince pek çok âlemi geçer. Misal âlemine ulaştığında rüyalarının büyük kısmı hak olmaya başlar. Daha doğrusu burada hak rüyaları görme oranı sıklaşır.

Cinler âlemi de Misal âlemine yakındır. Ruh belli bir makam elde edince şeytanlarla imtihan edilebilir. Tabii şeytanlar her sofiye musallat olmazlar. Ama şunu unutmamak gerekir ki, insanlar şeytanlardan çok üstün olarak yaratılmıştır. Dolayısıyla sofiler feyz ve nur kaynaklarına çokça yapışarak; yani zikir, rabıta ve murakabe ile bunları perişan ederler.

Tarih boyunca hiçbir sofinin bu şeytan musallatları yüzünden tımarhaneye (akıl hastanesine) düştüğünü sanmıyorum. Çünkü sofi biraz sıkıştı mı zikri, rabıtayı, murakabeyi artırarak rahatlama yoluna gider. Zaten şeytanların elindeki tek koz karşı cinsten olanları ile sofiyi zinaya düşürüp üzerindeki nur ve feyzi azaltmak, manevi yükselmesini önlemektir. Bunun için olmadık yalanlara başvururlar. Özellikle bu âlemde evlendin, çocukların oldu, şeyhülislamımızsın, liderimizsin… yalanları ile sofileri kendilerine bağlamaya çalışırlar. Bütün bunların nedeni de şeytanların insan soyuna olan amansız düşmanlıkları, kinleri ve kıskançlıklarıdır. Çünkü bir insanın Allah (c.c.) yolunda yürümesi, yükselmesi onları çıldırmaktadır.

Elbette cin ve şeytan musallatları ile tımarhaneye düşmüş insanlar vardır. Ama bunlar genellikle namazdan niyazdan uzak kimselerdir. Yani ellerinde zikir, rabıta, murakabe gibi nur ve feyz kaynakları olmadığı gibi dinden diyanetten uzak oldukları için çaresizlikle onların elinde oyuncak olurlar. Şeytanlar cinlerin inançsızlarına denir. Şeytanlar kesinlikle bir insanı öldüremezler. Sadece sinirler üzerinde yaptıkları etkilerle bazı organlarda ağırlık ve acı uyandırabilirler. Tabii böyle namazdan niyazdan uzak insanlar çok çaresiz oldukları için bu yükü kaldıramazlar, delirebilirler. Bunların onların ellerine düşmeleri de genellikle dayak, boşanma, yakınların kaybı… gibi büyük travmatik acılardır. Kişi kaldıramayacağı büyük bir psikolojik sıkıntı yaşadığı zaman genellikle şeytanlar onun bu çaresizliği üzerine musallat olabilmektedirler. Ama sofide ise durum tamamen farklıdır. Şeytanlar onu günaha düşüremedikleri için yani bu konuda yaşadıkları çaresizlikten dolayı sofiye musallat olurlar. Bu musallatları sırasında sofi uçkuruna sahip çıkarsa onları hezimete uğratır. Böylece daha yukarı manevi âlemlere ve makamlara yükselir. Yoksa zinaya düşerse manevi olarak olduğu yerde saymaya, gün be gün gerilemeye başlar. Yani şeytanlar sofiye musallat oldukları zaman sofi bunlar üzerine zaten galip durumdadır. Sofinin sürçmeleri zina ile meydana gelmektedir.

Şayet bir kişi şeytan musallatlarına maruz kalmadan veli olmuşsa derecesi hiçbir zaman şeytan musallatına maruz olanlar kadar olamaz. Bu da tabii işin ayrı bir yönüdür. Şer olarak gördüğümüz bir durum büyük makamlara vesile olmaktadır.

Yüce Allah (c.c.) manevi yolculukta taşıyamayacağımız yüklerle bizleri imtihan etmez. Nefsimizi imtihan için bazı yollar açar. Biz biraz gayret gösterdik mi yüce Allah (c.c.) üzerimizdeki ağırlığı kaldırır, bu sefer başka bir şeyle imtihan eder. Çünkü bu dünya imtihan yurdudur. Ahret için sermaye biriktirme yeridir. Ödül ve ceza yurdu değildir. Sermaye de imtihanlarla elde edilmektedir. Elbette O’nun rızasını kazanmak kolay değildir. Şairin de dediği gibi herkes haddini bilmelidir:

‘Bu bir rıza lokmasıdır yiyemezsin demedim mi?’

Rıza biliyorsunuz usul-i aşerede en yüksek makam. Allah’tan iyi imtihanda olduğu gibi başımıza gelen bela ve musibetten de razı olmaktır. Oysa bizler bela ve musibetlere sabır bile gösterememekteyiz. Nerede kaldı bunlardan razı olmak… İnsan manevi âlemlerde uçar kaçar ama nefsi böyle rıza lokmasında tıkanır kalır. Bela ve musibet lokmaları bir türlü boğazından aşağı inmez. Son nefeste Allah’a (c.c.) isyan bile edebilir.

Melekût ve Ruhlar âlemi ise ruhun dünyaya gönderilmeden önce Allah’ın (c.c.) hitabına mazhar olduğu, biraz eğleştiği, büyük hazları yaşadığı yerlerdir. Buralar ruhun asli mekânları olduğu için ruh bu makamlara ulaştığında büyük bir huzur ve sevinç duyar. Bu âlemlerde türlü zevklerin yanında melekleri görmek ve onların Kuran-ı Kerim’i okumalarına şahit olmak gibi türlü zevkler de vardır. Kuran-ı Kerim’de yüce Allah’ın (c.c.) ruhlara bu dünyaya inmeden önce ilgili mekânda yaptığı sözleşme şöyle geçmektedir: ‘Hani Rabb’in (yaratılmazdan önce) Âdemoğullarının soy soplarını (n ruhlarını) almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da ‘Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin.)’ demişlerdi. Böyle yapmamız kıyamet günü ‘Biz bundan habersizdik.’ dememeniz içindir (A’raf suresi, 172). İşte bu öyle bir hitap ki bunu hiçbir insan hatırlamasa da ruhu Allah’ın (c.c.) bu hitabıyla mest olmuş, dünyada hep bu ilahi âleme karşı bir özlem ve aşk içerisinde olmuştur. Ruhun tövbe etme ile ibadetlerle yükselmesinde bu aşk ve özlem birinci derecede rol oynamaktadır.

Bu sözleşmeden çıkan bir sonuç da hiçbir insanın ruh boyutunda Allah’ı inkâr edememesidir. Madde bataklığına batmış insanlar, ancak günahları daha bir rahat şekilde işlemek için büyük bir enerji ile ruhlarının bu seslerine kulaklarını tıkarlar. Fakat büyük bir sıkıntı ile karşılaştıklarında ruhlarının sesine uyarak gizlice Allah’a (c.c.) dua ederler. O zor durumdan kurtulunca bunu unuturlar. Genellikle eski yaşantılarına dönerler.

Allah’tan (c.c.) daima kolay bir imtihan istemeliyiz. Dini kendimize zorlaştırmamalıyız. Kitap ve sünnet dışına çıkmamalıyız. Tasavvuf yoluna girmişsek gayemizin de kitap ve sünnet olduğunu unutmamak gerekir. İslam’ın da tasavvufun da gayesi aynıdır. Kitap ve sünneti yaşamaktır. Tabii ehl-i tasavvuf bu konuda daha bir itina göstermelidir. Uçmanın kaçmanın ne tasavvufun gayesiyle ne de İslam’la bir ilgisi yoktur.

Tasavvuf yolu Allah (c.c.) rızası için nefsimizin şerrinden insanları kurtarmaktır. Kendimizi ıslah etmek, tasavvufun en temel davasıdır. Çünkü haller nefsin makamlarına hizmet ediyorsa bir işleve sahiptir. Yoksa çekilen şeyler, verilen emekler boştur. O zaman yaşanan haller de havaya gider. Bir şeye yaramaz.

Vahdet-i vücut ruhun yükselmesi, manevi âlemleri geçmesi üzerine duyulan, yaşanılan bir haldir. Bu dünyayı ve nefsi hiç olarak görmedir. Allah’tan başka tüm varlık âlemini ve nefsi yok saymaktır.

Allah’ın (c.c.) zatının ne varlık âlemi ile ne de kişinin varlığı ile bir ilgisi yoktur. Allah (c.c.) her şeyi ilim sıfatı ile yoktan var kılmıştır. Büyük velilerin ağzından ilahi sarhoşluk eseri çıkan sözlerde kesinlikle yüce Allah’ın (c.c.) zatının varlık âlemi ile veya kendileri ile bir ilgisinin oldukları söylenilmemiş, kendilerini ve varlık âlemini yokluğa verip yüce Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği duygusu anlatılmak istenmiştir.

Vahdet vücut hali çok mübarek bir haldir. Tasavvufun kalbi, ideolojisidir. Tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfat, tevhid-i zat konularına vakıf olmak bir sofi için şarttır. Bunlar hakkında yazılarımız sitede vardır. Ama özellikle her halde nefsini ve dünyayı yok kılmak, özellikle tevhit ve nefy ü ispat zikrinde bu düşünceyle ve duyguyla zikretmek büyük yararlar sağlar. Ruhu sonsuz bir hızla istikamete doğru yükseltir.

Letaifler Emir (Ceberut) âlemindeki yerlerine vardıktan sonra ruh ayan-ı sabitesine (varlık nedeni, değişmez varoluşuna) ulaşır. Bu nefsin fenafillâh mertebesine işarettir. Kişi bu sırada zikirde Allah dışında bütün varlık âlemini ve kendisini yok hükmünde sayar. Böyle bir halet-i ruhiyeye bürünür. Bundan sonra Allah’ın (c.c.) isimlerinde ve sıfatlarında seyir başlar. Nefsin bekabillah ile şereflendiği yani üstün ahlaki özellikler kazandığı dönemdir bu. Bu dönemde usul-i aşeredeki hususlar nefiste karakter olarak kendisini gösterir. Velilik bu aşamadan sonra söz konusu olur.

Yüce Allah (c.c.), İslam’ı yaşamayı, bu sayede başkalarına örnek olarak yaşatmayı nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

muhsin iyi – tarihli yorum:
Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu:
Bir insan bir şeyleri yaparken bunların neye hizmet ettiğini iyi bilmelidir. Çarklar dönüyor ama niçin dönüyor ve neye hizmet ediyor? Bunları iyi bilmek lazım. Yoksa gözü kapalı kimse yol alamaz. Bir müddet böyle gitse bile pek verimli olmaz ve işin sonunu da getiremez. Bu nedenle zikirde de bilinçli olmak gerekiyor. Tamam, zikir Allah (c.c.) rızası için çekilir. Bunun dışında başka bir fayda umulmaz. Bu işin bir yönü. Ama nasıl meyvesiz bir ağaç pek makbul değilse, yani insanlar ağaçları bahçelerine meyveleri için dikerlerse zikrin de nefse dönük bazı beklentileri vardır. Zikir nefis ağacını büyütür, yeşertir, meyvelendirir. Kendisine, topluma zararlı durumda olan insanı olgunlaştırır. Nefsi emmareyi nefs-i kâmile düzeyine çıkartır. Yoksa yüce Allah’ın (c.c.) hiçbir ibadete ihtiyacı yoktur. İbadetler insanlara dünya ve ahret hayatları için yarar sağlarlar. Kısacası zikir Allah (c.c.) rızası için çekilir ama yüce Allah bu ibadeti yapanları da nefsin güzel karakterleri ile ödüllendirir.

Zikir nefse nasıl tesir eder? Biliyoruz ki nefsin makamları vardır: Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiyye, mardiyye, kâmile.

Elimde bir zamanlar Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin (k.s.) ‘Marifetnamesi’ vardı. Bir arkadaşım eline aldı. Şöyle bir ‘İçindekiler’ kısmına baktı. Dedi ki, ‘Veli olmak için bu nefis basamaklarını aşmak mı gerekiyor?’ ‘ Evet,’ dedim. ‘O zaman bana kısaca anlatır mısın?’ dedi. Ben de birer cümle ile aşağı yukarı şunları söyledim: İşte, emmare nefis her türlü kötülüğü işleyebilecek bir türdedir. İslami ölçüleri olmayan kişiler genellikle bu gruba girerler. Levvame nefsin en temel özelliği tövbe etmiş olması, Allah’ın emir ve yasaklar çizgisine riayet etmesi. Mülhimede nefis tövbe nimeti yanında züht, takva gibi zinetlere de sahiptir. Artık Allah’tan (c.c.) ilham alacak olgunluğa erimiştir. Mutmainne olmuş nefsin en görünen özelliği Allah’a tevekkül etmesidir. Radiyyede nefis Allah’tan razı olur. Marziyye ise Allah’ın (c.c.) insandan razı olduğu bir makamdır. Kamilede ise nefis Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış, her türlü üstün ahlak ve faziletleri kendisine huy olmuş durumdadır. Arkadaşım küçümser bir eda ile ‘Hepsi bu kadar mı? O zaman ben bir günde bütün bu nefis makamlarını aşarım.’ dedi. Elbette, insan zihin jimnastiği ile veya hayal dünyasında birkaç dakikada uzayın derinliklerine de gidip gelebilir. Ama gerçekte bu iş o kadar kolay ve çabuk gerçekleşmez. Çünkü nefis kolay kolay değişmez. Düşüncelerle nefis makamları aşılmaz. Nefis yaşantıyla değişebilir. Bu da çok uzun bir zamanı ve çalışmayı alır. Baksanıza insanlar bir suç işlediklerinde onlara nasihat edilmemekte, nefislerinin anlayacağı dille eğitilmektedirler. Bunun için belli bir süre bazı nimetlerden mahrum bırakılarak cezaevlerine konulmaktadırlar.

Nefsi adam etmek kolay değildir. Halvetiyye tarikatında pek zikre değer verilmezdi. Adı üstünde onlar halvete (yalnız başına kalmaya, bırakılmaya) değer verirlerdi. Bunun için müritleri sık sık halvete alırlardı. Kırk günlük halvetlere çile (erbain) de denir. Bu halvetler genellikle oruçla, zikirle, murakabe ile geçirilirdi. Bu böyle seneleri alırdı. Seneler sonra bazıları bir bakarlardı geriye, masallardaki söyleyişteki gibi ‘bir arpa boyu yol almış’ olurlardı. Yani nefisleri pek değişmemiş olurdu.

İmam-ı Rabbaniye göre nefsin değişmesi demek, usul-i aşeredeki hususları nefse karakter olarak yerleştirmek demektir. Nefis ancak bu yolla makam kazanabilir, yükselebilir. Usul-i aşeredeki hususlar ise şunlardır: Tövbe, züht (Dünyadan gönlünü çekmek), uzlet (Allah’la baş başa kalmak), kanaat (Eldekiyle yetinmek, şükür), tevekkül (Elinden geldiğini yaptıktan sonra işleri ve sonuçları Allah’a bırakmak, kaygılanmamak), daimi zikir hali, Hakk’a teveccüh (Her hususta Allah’a yönelmek), sabır, murakabe (Daima Allah’ın kendisinin yanında olduğunu, kendisini gözetlediği varsaymak), rıza (Allah’tan razı olmak).

Tabii bu usuli aşeredeki hususlar nefis makamlarında kendilerini gösterirler. Nefs-i emmarede bunlardan hiç birisi yoktur. Burada insan insanlıktan çıkar. Genellikle bir hayvana benzer. Çünkü nefis işlediği günahlarla veya kötü huylarla hayvanlaşmıştır. Bu makamdaki nefis sahibi yaşlandıkça o hayvana daha çok benzemeye başlar. Bu hem sireten (huy, ahlak) hem sureten böyledir. Dikkatli bir göz bunu hemen yakalayabilir. Şayet bu durumda ölürse ahrette ilgili hayvana benzer bir surette haşr olacağı hadis-i şeriflerde geçmektedir. Nefs-i levvamede tövbe belirgin bir ahlaki unsur olarak kendisini gösterir. Diğer hususlar ise biraz cılız olarak vardır. Nefs-i mülhimede tövbenin yanında züht, kanaat, uzlet birer ahlaki karakter olarak belirginlik kazanmıştır. Diğer hususlar ise levvvame nefse göre biraz ileri derecede olsa da henüz tam kıvama ulaşamamıştır. Nefs-i mutmainnede ise tövbe, züht, kanaat, uzlet, daimi zikir yanında tevekkül bir elbise gibi kişinin ruhaniyetinde belirgin hale gelmişlerdir. Diğer ahlaki vasıflar da yavaş yavaş güçlenmeye, kendisini göstermeye başlamıştır. Raziyye de ise usuli aşere aşağı yukarı tamamen kişinin ruhaniyetinde bir hal olarak kendisini göstermiştir. Marziyye ve kamilede bunlar tamamen yerleşmiş, derinleşmiş ve nefsin ayrılmaz parçaları, karakter unsurları haline gelmişlerdir.

Gerçekten bu usuli aşere nimetleri ruhani bir elbise gibidir. Müslüman’ı güzelleştirir. Ona imrenecek bir suret ve siret katarlar. Bazılarında biri ikisi belirgin olunca hemen bu ruhaniyet kendisini göstermeye başlar. Sayıları arttıkça ve belirginlik kazandıkça bu manada daha bir açıklıkla okunurlar ve o kişiyi daha bir güzelleştirirler. İnsanlar böyle kişilerden etkilenirler ama neden etkilendiğini pek bilmezler.

Mücadele suresinin son ayetinde müminlerden velev ki yakınları da olsa Allah’a (c.c.) ve peygamberine (s.a.s) düşmanlık gösterenlere dostluk kurmayanları yüce Allah (c.c.) övdükten sonra onları bir ruh ile destekleyeceğini buyuruyor. Ben buradaki ruh kelimesini kişilerin nefislerini güzelleştirirken üzerlerindeki ruhani elbise olarak anlamaktayım. Bu ruhani elbise de usuli aşeredeki nimetler olsa gerektir.

Peki, bir insan Nakşibendiyye tarikatına mensupsa ne olacak? Zira Nakşibendiyye tarikatı Halvetiyye tarikatı gibi değil. Onlar ne halvet yaparlar ne de pek nafile oruçları tutarlar. Nefsi pek sıkmazlar. Sadece zikir çekerler. Önce kalp zikri. Kalp harekete geçtiği zaman letaif zikrine geçerler. Letaifler zikirle harekete geçtiği zaman nefy ü ispat zikrine sıra gelir. Tamam da, bu zikirlerle nefsin ne ilgisi vardır? İşte ben bu yazıyı bunun için yazdım. Yazının başında da bu noktayı ima eden sorular sormuştum. Ama tabii buraya kadar bir girişten sonra ancak başa dönebildik. Zira konuya yabancı kişilere bu konuda az çok bir malumat vermek gerekiyordu.

Elbette zikir Allah rızası için çekilir ama zikrin nefse dönük yararları da olduğu kuşkusuzdur. Daha doğrusu nasıl ağaç meyve veriyorsa zikrin meyveleri de nefiste meydana getirdiği değişimdir. Bu değişimlere nefis makamları dendiğini nefsin de bu değişimleri usuli aşerede belirtilen ahlaki karakterleri kazanarak elde ettiğini belittik. Evet, bir Nakşibendiyye tarikatındaki mürit nasıl gizli zikirle bu değişimi nefsinde gerçekleştirmektedir? Yani elindeki tespihi kalbinin veya letaif noktalarının üzerimde tutup ‘Allah Allah’ diye zikrederken içinde, nefsinde nasıl bir değişim olmakta, süreç nasıl işlemektedir? Kalp ve letaif noktaları ile nefsin nasıl bir ilgisi vardır? Dahası zikrin nefis makamları üzerindeki tesiri nasıl gerçekleşmektedir?

Kalp ve letaif noktaları ruhun adeta duyu organları mesabesindedirler. Dahası ruh bu noktalarda zikirle işlemeye, çalışmaya başladığında gelişmekte, bu sayede nefis de makam kazanmaktadır. Yani kalp ve letaif noktaları ile nefsin doğrudan bir ilgisi bulunmaktadır. Kalp ve letaif noktaları zikirle çalışmaya, işlemeye başladığında ortaya nur ve feyz çıkmaktadır. Bunlar ruhu beslemektedirler. Ruh olgunlaştıkça önce nefsin ve şeytanların boyunduruğundan kurtulmakta, sonra da nefsi kendisine benzetmeye başlamaktadır.

İşte nefis makamları ve usuli aşere o zaman gündeme gelmektedir. Demek ki ruh zikirle yani feyz ve nurla olgunlaşırken nefis de bu nefis makamlarını, daha doğrusu usuli aşeredeki ahlaki umdeleri kazanmaktadır. Ekmeğin enerjiye veya yağa dönüşmesi gibi bir durum.

Nur ve feyzde ilahi bir ikram olarak usuli aşereyi oluşturacak ahlaki veya karakter özelliklerinin tohumları mevcuttur. Çünkü bunlar zikirle ortaya çıkmaktadırlar. Dolayısıyla nur ve feyz yüce Allah’tan (c.c.) birer hediye olarak bu ahlaki karakter ve özelliklerle ruhu beslemektedirler. Sonra da bunlar ruhtan tıpkı aynadaki görüntü gibi nefse yansımakta, orada boy göstermekte, yerleşmektedir. Tabii nefsin değişimi uzun bir zamanı aldığı ve bu yansımanın nefse adam akıllı etkisi için yoğun çalışma ve çok emek harcamak gerekmektedir. Ömrü zikirle yoğurmak icap etmektedir. Bu da ancak sabredenler için bir nasip meselesi olmaktadır.

Ben uzun senelerdir kalp ve letaif noktaları üzerinde kendimi deneye tabi tuttum. Deneyimlerimi de burada paylaşmak istiyordum.

Bilindiği üzere başlıca letaif noktaları şunlardır: Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. Ayrıca iki kaş arasında bulunan nefis, kafanın üst kısmında bulunan letaif-i küll.

Kalp sol memenin dört parmak kadar altında, ruh (Bu, terminolojide bildiğimiz ruhtan farklıdır, sadece aralarında isim benzerliği vardır. Ruhun manevi bir organıdır. Kendisi değildir.) sağ memenin dört parmak kadar altında, sır sol memenin iki parmak kadar üstünde, hafi sağ memenin iki parmak kadar üstünde, ahfa boğazın altındaki çukurundan iki parmak kadar aşağıda bulunur.

Tespih ilgili letaif noktasında tutulup zikir çekildiğinde letaif noktası birkaç ay içerisinde çalışmaya başlar. Tabii bu işin yalnız başına değil de yolu bilen birisi ile, yani mürşid-i kamille yapılması daha doğrudur. Zira nefis ve şeytanlar insanları hayırlı işlerde olmadık yollara sokabilirler. Onları helak edebilirler.

Kalp ilahi tecelligahın ve huzurun merkezidir. Huzur derken bizdeki göz nasıl görürse bu kalp de öyle bir işleve sahiptir. Yani iyi çalışırsa kişi ibadetlerde ilahi huzuru bulabilir. Allah karşısında ibadet ediyormuşçasına bir meleke kazanabilir. Dinde buna ihsan hali, murakabe de denir. Uzun bir süre zikirde sadece kalp üzerinde durunca bu hali yaşadım ve anladım ki huzur hali zihinsel bir süreç değil, ruhun kalp ayağı ile sunulan bir nimettir. Bir de tabii bu letaifin dünyaya bakan ciheti vardır. Gerçekten tek kelime ile ifade edersek, kalp zikri kelimenin tam anlamıyla insana bir ‘huzur’ bahşediyor. İnsan huzuru yaşıyor kalp letaifini çalıştırdığı zaman.

Ruh letaifi ilahi aşkın ve sevginin merkezi. Uzun bir süre ruh letaifi üzerinde çalışınca garip bazı haller yaşamaya başladım. Hani çocukken meyvelerin, çiçeklerin, kuşların başka başka anlamları, daha doğrusu insanı yaşama, sevince, aşka boğan güzellikleri vardı. Birden dünyam değişti. Onları yeniden yaşamaya başladım. Her şeyde bir sevgi, aşk anlamı görülmeye, sezilmeye başladı. Ailemdeki fertler de bundan hisse aldılar. O zaman anladım ki, ruhun sevgi ve aşk çağlayanı bir gözlük gibi üzerimde bu ruh letaifinin çalışması ile geçmiş durumda. Allah Allah mutluluğun anahtarı burada, insanlar ilaçlara, uyuşturuculara, alkole koşuyorlar. Ama kime ne kadar anlatabilirim ve yararlı olabilirim?

Sır letaifi vahdaniyetin merkezi. Her şeyde Allah’ın elini görme… Kuşku ve kaygılardan uzaklaşma… Tevekkülü ve tefekkürü bir hal olarak yaşama… Nefsin mutmainne makamına kavuşmada en çok yararlanılan letaif merkezi.

Hafi letaifi istiğrak makamı. Nasıl suya girdiğinizde kendinizi koyverirseniz ve sonra rahatlarsanız, bu letaif noktası da zikirle çalıştırıldığı zaman öyle bir hal zuhur ediyor. Allah’tan razı olmak gibi bir duygu sizi bürüyor, sarıyor. Bir rahmet denizine gark oluyormuş gibi bir duygu yaşıyorsunuz. Çok hoş bir duygu. Rıza hali insanı çok rahatlatıyor. Varoluş kaygılarınızı yok ediyor.

Ahfa ise izmihlal merkezi. İzmihlal yok olma hali. Fena hali, yani tasavvufta yaygın kullanılan tabiriyle. Kendimi uzun süre ahfaya kaptırdım. Daha doğrusu niye bunun halini yaşayamadım diye bayağı bu letaif üzerinde zikir çektim. Hâlbuki fena hallerini bayağı derinden yaşadığım halde kendimde olamadım. Daha doğrusu yaşadığım hal ile bu letaif noktası arasında bağ kurmayı uzun süre unuttum. Sonra epey bir zaman geçince, yaklaşık dört beş ay kadar zaman sonra meseleyi kavradım. Anladım ki, bu letaif noktası bir kopuş yeri. Fena halinin başlangıcı buradan başlıyor. Gerçekten insan özel bir duygu ile kendisini dünyadan ve yaşamdan çekiyor. Ama bunun ayırdında olamıyor veya bunu geç fark ediyor. Adeta kendisi gölge mesabesine geliyor. Bu sırada bütün letaif noktaları azami derecede çalışıyor. Nur ve feyze gark oluyor. Bu da onu manevi olarak ilerletiyor. Çünkü yukarıda anlattığımız süreç hız kazanıyor. Ruh, nur ve feyze gark olunca güçleniyor. Vücut ülkesinde hâkim duruma geçmeye başlıyor. Nefis ruha benzeyerek makamlar, yüksek karakterler kazanıyor. Çarklar böylece işliyor.

Bu arada şunları çok düşündüm: Türkiye’de üniversitelerde tasavvuf kürsüleri var. Ama tasavvufla alakaları sadece tarih açısından. Kalbin ve letaif noktalarının bu anlamları tasavvuf kitaplarında kısaca, adeta birer kelime ile yazılıdır. Benim gibi kişiler bunları hemen tecrübe edebilirler. Yaşayabilirler de. O zaman ruh sağlıklarının ne kadar ellerinin altında olduğunu da kavrayabilirler. Kalp ve letaif noktaları ile ruh sağlığı arasındaki yakın ilginin farkına varabilirler. Ruh doktorları tasavvufun bu sırlarla ve mucizelerle dolu kalp ve letaif noktalarına ne zaman eğilecekler? Ruhun duyu organları mesabesindeki bu organlardan insanlar ne zaman tam anlamıyla şifa yoluna gidecekler? Bu konular bilim adamlarının titiz çalışmaları ile ne zaman tatmin edilecek bir şekilde açıklığa kavuşacak? Bunlar şimdilik karanlık bir caddede kalan sorular. Kimsenin de öyle kolay kolay cevaplandıramayacağı ağırlığa sahipler.

Yıllardan beri uzun zaman miğren ağrıları çektim. Nedenini bilemediğim baş ağrıları. İlaçla geçmeyen. Şimdi başladı mı hemen kafa üzerinde ya abdestli olarak bir Kuran-ı Kerim bulunduruyorum, ya da kafanın üzerinde tespihi tutarak hızla içimden ‘Allah Allah’ diye zikre geçiyorum. Yarım saatte işi bitiyor. Eskiden gün boyu, hatta günlerce adeta delirirdim bu ağrılardan. Derdi veren Allah elbette şifayı da veriyor çok şükür…

Allah (c.c.) zikriyle bizleri rızasına erdirsin. Âmin.

Ek:1
muhsin iyi tarihli yorum: 

Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu (2)
Öncelikle manevi yolculukta yola çıkacak kişilerin ‘hal’ ve ‘makam’ kavramlarını iyi bilmesi gerekir. Nakşibendiyye tarikatının temeli kalp ve letaif zikirlerine dayanır. Bu zikirler sırasında çeşitli ‘hal’ler yaşanır. Cezbe ve vecd eksik olmaz. Cezbe ve vecdin yüzlerce farklı çeşidi vardır. Onun için ben niçin başkaları gibi cezbe ve vecde gelemiyorum, diye kimse üzülmesin ve bunu kendisine dert edinmesin. Bu yola girmişse bu konuda mutlaka bir hissesi vardır. Fakat kendisi bunun bilincinde değildir. Yaşadığı cezbe ve vecd halleri başkasına benzemiyordur sadece. Cezbe ve vecdin ayırıcı özelliği zikir ve rabıta sırasında yaşanan duygusal ve coşkusal hallerdir. Bunlar makama işaret etmezler. Sadece zikri ve rabıtayı kolay ve zevkle yapabilmek için sunulan manevi hediyelerdir. Hallerdir.

Bir arkadaşım her gece ağladığını, kalbinin daima ilahi huzurda olduğunu anlatıyordu. Bununla üstün makamlar kazanıp kazanmadığını benden sordu. ‘Yani,’ dedim, ‘evliya olduğunu mu düşünüyorsun?’ Hâlbuki yaşadığı şeyler, kalp letaifinin halleri idi. Daha letaif zikrine geçmediği gibi bunun ilerisinde daha pek çok değişik halleri yaşayacağını, bunların da manevi makamlar karşısında hiçbir mana ifade etmediğini bilmiyordu. Gerçekten insanlar bu konuda o kadar cahiller ki… İşin iç yüzünü bilmiyorlar. Tabii bir de şeytanların onlara attırdığı taklaların farkında değiller. Şeytanlar bakarlar ki, bir insan bütün günahlara samimi bir şekilde tövbe etmişse, bu sefer ona başka türde vesveseler veremeye başlarlar. Çünkü bu tövbe işine canları sıkıldığı için kendilerine eğlence ararlar. Vesveseleri de genellikle şu konu etrafında toplanır: İşte sen büyük makamlara kazandın. Bu yolda veli oldun gibi. Tabii sofi bu tür vesveseler nefsi okşadığı için buna kanar. Bunlara inanmaya başlar. Kapıldığı gurur ve ucub (kendini büyük görme, beğenme) duygusuyla başkalarını küçük görmeye ve kendisini övmeye başlar. Şeytanlar sofiye atlattıkları bu taklalarla kıçlarıyla gülüp eğlenirler. Yani manevi yola giren bir azınlıkta değil genellikle herkeste olan temel sorun budur.

Manevi yolculuğa koyulup bir iki hal yaşayınca insanlar kendilerinde bir büyüklük görüyorlar, ermiş oldukları düşünüyorlar, daha da kötüsü nefislerini adam yaptıklarını sanıyorlar. Hâlbuki zikri ve rabıtayı bıraksalar bütün bunların kısa bir zamanda sabun köpüğü gibi söndüklerini göreceklerdir. Eskisinden de beter duruma düşeceklerdir.

Birinci yazımızda şunu ifade ettik: İnsan ahfa letaifi üzerinde zikir çekince fena hallerini yaşamakta. Fakat bu bir haldir. Fenafillâh değildir. Fenafillâh halini yaşaması için nefsin mutmainne makamında olması gerekir.

Nakşibendiyye tarikatındaki bir kişi seyr ü sülüğunu bitirse bile, daha somut konuşmak gerekirse kalp ve letaif noktalarındaki nurları müşahede etse bile, nefsi daha henüz levvamededir. Yani daha yolun başındadır. İş asıl bu nurları müşahede ettikten sonra zikir, rabıta, murakabe ile bunu nefisle yoğurmaktadır. Bu da seneleri almaktadır. Her nefis makamında elli bin perde olduğu söylenmektedir. Bunları tek tek aşmak kolay değildir.

Bazı kişiler övünerek ‘Biz kelime-i tevhit ve nefy ü ispat çekiyoruz.’ diyorlar. ‘Murakabe dersleri alıyoruz.’ diye şişiyorlar. ‘Nurları müşahede ettiniz mi?’ diye soruyoruz. ‘Yok!’ diyorlar. Tamam, şeyhiniz sizlere himmet etmiş, çok şeyi kendi üzerine almış, ama siz gerçekte letaif zikrindesiniz, bununla nurları kolay bir yolla müşahede etmeniz için size bir güzellik yapmış, ama sizden yeterli gayret olmayınca bu himmet bir işe yaramaz.’ diye nasihat ediyoruz ama onlar bu tür büyüklenmelerinden pek fedakârlık yapmıyorlar. Nurları bazı kişilerin müşahede etmeden de yüksek nefis makamlarına geçebileceğini sanıyorlar. Hâlbuki Nakşibendiyye tarikatında nurları açıkça müşahede etmedikçe nefis makamlarını aşmaları mümkün değildir.

Nakşibendiyye tarikatı diğer tarikatların sonda ulaştığı halleri başta yaşatır. Yani kalp ve letaif halleri, nurları diğer tarikatlarda sonda kendisini gösterir. Diğer tarikatlar tabiriyle kastettiğimiz tarikatlar, manevi yolculukta nefisle mücadeleyi temel alan Halvetiyye tarikatı ve onun gibilerdir. Nakşibendiyye tarikatında seyrü süluk neticesinde kalp ve letaif halleri yaşandıktan, nurlar görüldükten sonra elde edilen sonuçların hepsi birer haldir. Zikir, rabıta, murakabe kesildiği anda müthiş bir geriye dönme süreci hemen baş gösterir. Kişi nefs-i emmareye kadar düşebilir. Çünkü tövbe ile bir mürşid-i kâmilin elini tutan kişi her ne kadar nefs-i levvamede kabul edilse de aslında nefs-i emmare ile nefs-i levvame arasındadır. Levvame nefsin mülk olması için bütün perdelerinin aşılması gerekiyor. Ama nefis makamlarını kat ederek yükselen diğer tarikatlarda bu durum görülmez. Yani nefis makamından aşağı kolay kolay inilemez. Daha doğrusu en az mutmainneye ulaşan bir kişide bu durum, yani geriye dönme pek gerçekleşmez. Çünkü haller her an değişebilir ama nefis makamları kolay kolay elden çıkmaz. Onun için bu manevi yolda önemli olan usuli aşereye dikkat ederek nefis makamlarını aşmaktadır. Hallere itibar etmemek, değer vermemektir.

Nefis sabrı belli bir derecede öğrendi diyelim. O derecesini olaylar karşısında kullanmada kimse önüne geçemez. Engelleyemez de. Nefis sabrı hiçbir zaman da unutmaz. Kafamızdaki sabırla ilgili bilgiler yok olabilir ama nefis böyle değildir. Onun için nefse sabır talimini yapmak gerekiyor.

Nakşibendiyye tarikatında nefy ü ispat zikrinin ve murakabelerin temel işlevi kalp ve letaif hallerini diri ve canlı tutmak, buralarda ortaya çıkan nurları belirginleştirmek ve söndürmemektir. Çünkü gerek nefy ü ispat gerekse murakabeler nefsin ve şeytanların belini kırarlar. Nurun ve feyzin önünü açarlar. Bu açıdan nefy ü ispat zikri arabanın motoru gibi bir öneme sahiptir. Bu zikirde özellikle soluk kesmeler, nefsin letaifler üzerindeki engelleyici baskısını ortadan kaldırdığı gibi letaiflerin nurlarının belirginleşmesini önlemeye çalışan şeytanları da etkisiz hale getirirler. Bu açıdan bu zikre çok önem vermek gerekir. Özellikle vahdaniyet murakabesi de nefy ü ispat gibi bir işleve sahiptir. Onu da daimi bir hal haline getirmek lazım gelir.

Sofi nefy ü ispat ve murakabe dersleri de alsa günlük beş bin kalp zikrini asla ihmal etmemeli, ayrıca bazı günlerde letaiflerini de diri tutmak ve geliştirmek için sayısız zikirle tespihi onların üzerinde gezdirmelidir. Şayet bu noktalarda şeytanların açıkça engelleyici hücumlarını şahit olursa tespihle zikir yapma sırasında bu noktalarda küçük bir Kuran-ı Kerim de bulundurması büyük yararlar sağlayacaktır.

Elbette hiç kimse yerinde durmuyordur. Kişi sofiyse, az da olsa zikri ve rabıtası varsa, o yine ilerliyordur. Ama bu ilerleme nefis makamlarında değil kalp ve letaif hallerindedir. Bu adam akıllı tamam olduktan sonra, ki bu da letaif noktalarında nurların belli olup sofinin nurunun artmasıyla kesinleşir. Ondan sonra nefis makamlarını aşmaya sıra gelir. Bu nurlarla nefis makamları tek tek aşılır. Çünkü bu nurlarda ilk makalemizde belirttiğimiz usuli aşerenin hammaddeleri vardır. Bunlarla nefis yoğrulduktan sonra yavaş yavaş değişmeye başlar. Kısacası Nakşibendiyye tarikatında kişi kalp ve letaif noktalarında nurları görüp üzerindeki nuru artırma sürecinde iken yaşadığı bütün her şey haldir. Yani bunlar elinden her an kayıp gidebilir. Değişebilir. İlgili kişi ise henüz nefs-i levvamededir.

Elbette Halvetiyye tarikatında durum farklı olmakta. Onlar kalp ve letaif noktalarına eğilmiyorlar. Nefsi direk değiştirmek için mücahede ve riyazat yoluna koyuluyorlar. Halvet, oruç, hizmet gibi yollarla nefsin makam kazanmasına çalışıyorlar. Elbette bu yol çok zordur. Çoğu insanın bu nefis makamlarını tamamlamaya ömürleri yetmez. Ama nefisleri mutmainneye geldiğinde ancak kalbin kırmızı nurunu görebiliyorlar. Tabii bu seviyeye gelmek de çok uzun yılları almaktadır.

Nefis makamları kazanıldığında insana mülk olur. Haller ise gelip geçicidir. Buna göre bir Halveti sofisi nefsin mutmainne makamına erişip kırmızı nuru gördüğünde bu nimet kolay kolay elinden alınmaz. Ama bir Nakşibendiyye sofisi bütün letaif noktalarındaki nurları görse de şayet zikrinde ve rabıtasında bir gevşeklik söz konusu olursa çok büyük bir düşüş yaşar. Şeytan musallatları genellikle bu noktada yaşanır. Yani sofi daima ileri gidecek. Derslerini yaptığı gibi boş vakitlerinde de nafile ibadetlere önem verecek. Nurunu ve feyzini artırmaya çalışacak.

‘Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. (Zuhruf suresi, 36).’ ayetinde şeytan musallatlarının umumi bir kanunu verilmiştir. Yani kişi zikir nimetine eriyor. İleri gideceğine nefsine uyuyor. Dersi bırakıyor. Şeytanlar atağa kalkıp sofiyi zikirden bezdirmek ve bu yolu engellemek için musallat oluyorlar. Tıpkı ülkesinin savunmasında ihmalkâr olan bir devlete düşmanlarının savaş açması gibi. Hâlbuki savunmaya büyük bir kaynak ve güç ayıran devletlere kimse kolay kolay savaş açamaz.

Bunu övünmek için anlatmıyoruz, başkalarına ibret olsun diye söylüyoruz: Şükürler olsun Allah’ın lutf u ihsanıyla, sadatların himmetiyle letaiflerdeki bütün nurları müşahede ettiğimiz bir zamanda (beş altı yıl kadar önce) üzülerek söylemek gerekirse ayaklarımız yere pek basmıyordu. Gurur kibir, ucub içerisindeydik. Hiç unutmam üç arkadaş bir iş için gittiğimiz şehrin otel odasında uyurken ben yatakta benden neş’et eden rengârenk nurları seyrederek ‘Vah zavallılar, nefislerinin karanlığında uyuyan bir şunlara bak, bir de bana sunulan şu nimete bak, vah nasipsizler…’ diye içimde bir büyüklenme hissettim. Tabii nefsi levvamede olan bir kişiden başka ne beklenebilir?.. Biraz gevşedik. Çünkü gurur, kibir, ucub ibadetteki ihlâsı, zevki alır. İbadetin miktarını da düşürür. Derken fırsat kollayan şeytanların hücumlarına uğradık. Aklımız başımıza geldi. Tabii toparlanmak kolay değil. Nefis hem ahmaktır hem de inatçıdır. Hatasını anlamak istemez. Şükür, o vartaları atlattık. Tabii bu da Allah’ın (c.c.) dilemesi, lutf u ihsanıyla, sadatların himmetiyle zikir, rabıta, murakabe ile kalp ve letaif noktalarını daha iyi çalıştırıp nur ve feyzi artırmakla oldu. Zaten bunun dışında başka bir yol yoktur.

Nur ve feyz şeytanlara karşı silah gibidir. Bunun dışında başka bir yolla onlarla mücadele etmek mümkün değildir. Pek çok sofi benim yaşadığım duruma düşüyor. Şeyhinden medet bekliyor. Derslerinde ihmalkârlığını görmüyor. Vesveselerinde boğulup kalıyor. Bela ve musibet yüce Allah’tan gelir. Aslında bu şeytan musallatları da Allah’tan (c.c.) gelen büyük bir nimettir. Tabii anlayana. Çünkü nur ve feyzi artırmada bir kamçıdır şeytan musallatları. Öyle bir kamçı ki ancak yiyen bilir…. Ama nefis ona buna içerler, kızar, öfkelenir. İster ki zahmetsizce, bir gayret sarf etmeden üzerinden bu yük kaldırılsın. Hâlbuki yüce Allah (c.c.) insanı çok üstün olarak yaratmıştır. Onun için Hz. Âdem’i (a.s) yarattıktan sonra meleklere ve şeytana ona secde etmesini emretmiştir. Şeytan hasedinden bu emri yerine getirmemiştir. İnsanın üstünlüğü ilahi nefhaya (ruha) sahip olmasıyladır. Bakara suresinde bu konu ile ilgili ayet-i kerimeleri okursanız konuya vakıf olursunuz (bk. Bakara suresi, 30-38). Yani kalp ve letaifler bu ilahi nefhanın (ruhun) manevi organlarıdır. Onlar çalışınca ortaya çıkan nur şeytanları kahrediyor. Hasetlerinden kudurtuyor. Çünkü manevi yolculuğa çıkmış bir insana tahammülleri yok. Bu insan kalbini ve letaiflerini çalıştıracak, sonra da ilerde nefis makamlarını kazanacak, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanacak, bütün bunlardan sonra insanları Allah’ın (c.c.) dinine davet edecek… Şeytanlar buna çıldırıyorlar. Ama ne yapsınlar? Sonuçta onları da yüce Allah (c.c.) yarattı. Ama asla insanları onlara oyuncak olsun diye yaratmadı. Hz. Âdem’in (a.s) kişiliğinde sunulan secde nimeti insan-ı kâmilin makamına da işarettir. İnsan-ı kâmilin himmeti ile pek çok şeytan hidayete geliyor. Çünkü şeytanın mensubu bulunduğu cinler de bizler gibi imtihandalar.

Kısacası insanlardaki şeytan musallatına dair fobiyi bir türlü anlayamıyorum. Bir de şeytan musallatına maruz kalıp da zikri, rabıtayı azaltan veya terk eden sofilere ne diyeceğimi bilemiyorum. Bazıları aman bana şeytan musallat olmasın diye az bir zikirle yetiniyorlar. Bu yüzden hiçbir zikri çekmeyen insanların varlığından da haberdarım. Ben gayr-i ihtiyari bunların saflıklarına gülüyorum. Yani şeytanlar musallat olsa ne olacak? Seni öldüremezler, buna güçleri yetmez. Ancak sinirleri sıkma teknikleri ile biraz oranı buranı hafiften rahatsız ederler. Ama nur ve feyzini artırma yolu ile onları gün be gün yenmeye, bu sıkıntıları ortadan kaldırmaya doğru yürüyüşün zevki hiç bir şeye benzemez. Peygamberimiz (s.a.s) nefis ve şeytanlarla yapılan bu savaşa ‘büyük cihat’ demiştir. Bunun mükâfatı da ona göre büyüktür. Ayrıca zaferin zevkini tatmayan da bilemez. Yüce Allah (c.c.) insanı çok üstün yaratmıştır. Bunun kadrini bilmeyip de onlara yenik düşenlere, onlardan korkanlara yazıklar olsun!

Konu gayr-i ihtiyari hiç hesapta olmayan bir noktaya kaydı. Ben de bu noktadan bir türlü çıkamadım. Yazılanları nedense silmek istemedim. Şimdi konuyu mecrasına koymak gerekiyor.

Evet, bu kalp ve letaif nurlarına ulaşamayan insanlar kendilerinde bir eksiklik mi hissetsinler? Onlara bir aşağılık kompleksi mi sundum? Gerçekten tüm samimiyetimle söylüyorum. Bu kalp ve letaif halleri gibi bunların nurları da bu manevi yolculukta nefis makamları karşısında bir hiçtir. Ahrette de bunlardan hesaba çekilmeyeceğiz. Önemli olan usuli aşeredeki hususlara ulaşmaktır. Bunlarla nefsi süslemektir. Çünkü ancak bunlar nefsi adam eder. Elbette düşünce egzersizleri ile kitaplar okuyarak usuli aşeredeki hususları nefse kazandıramayız. Ama bu yolda bilgi edinmeyi de küçük görmemeliyiz. Her ne kadar nefsimiz bu bilgilerle değişmese de bu konuda bilinçli olmak insana çok şey kazandırmaktadır. Bilinçli insan ara sıra yaptıklarını, ettiklerini muhasebe etme imkânına sahip olur. Pişmanlık ve tövbe halleri ile bunları sevaba çevirir. Bir dahaki sefere daha dikkatli olur. Aynı hataya düşmemek için nefsini biraz zorlar. Bunlar, bu konuda bilgisiz insanda olmayan nimetlerdir.

Usuli aşeredeki sabra değinerek konuyu örnekleyelim. Genel af dönemlerinde gazetelerde çok sık okuruz. Suç işleyen kişiler böyle bir afla salıverilince hemen gene aynı suçları işleyip tekrar hapse düşüyorlar. Şuna eminim ki, o kişiler hapiste iken kendilerini muhasebe etmişlerdir. Yani hapiste pek çok şeyden mahrum oldukları için içlerinde bir pişmanlık duyup bir daha o işleri yapmama konusunda bir niyet şu veya bu ölçekte içlerinde doğmuştur veya geçmiştir. Lakin bu hal bir kısmına tövbe-i nasuh sağlarken bir kısmında ise maalesef gerçek tövbeye ulaşamamıştır. Ama şu bir gerçek ki hapis hayatında sabırdan hisse almayan kişi olmamıştır. Şu veya bu oranda. Herkeste niceliği farklı da olsa hapse düşen bir insan mutlaka sabır kavramını nefsiyle yaşar. İşte böyle umumi aflardan anlaşılıyor ki, yine de sabır kavramında aldıkları bu hisse bazı kişileri nefislerinin alıştığı günahlara veya suçlara düşmelerini engelleyememektedir. Bunun gibi bizler de nefsin makamlarını iyi bilip ayrıca nefsi adam yapan usuli aşeredeki hususlarda bilinçlenip elimizden geldiğince onun ıslahına çalışmalıyız. Manevi yola giren bir kişi de tıpkı hapiste yatan kişi gibi az veya çok mutlaka usuli aşeredeki hususlardan bir hisse alır. En az bunların kokuları üzerine siner. O açıdan önemli olan şey manevi yolculuğa girmektir. Karınca karınca yola düzülmektir.

Peygamberimiz (s.a.s) ‘Oruç sabrın yarısıdır.’ buyurmuşlardır. Yani oruca devam edersek sabır karakterinin yarısına talip oluruz, diye buyuruyor sevgili peygamberimiz. Şimdi bir Nakşibendiyye sofisi düşünün, bu kişi yıllardan beri nafile oruçlarla beraber yılın en az yarısını oruçla geçiriyor. Elbette bu kişi kalp ve letaif noktalarındaki halleri yaşamasa ve nurları görmese de bu halleri yaşayan ve nurları gören kişiden çok üstün bir nefis makamında bulunacaktır. Sabrı nefsinde karakter olarak belirginleştiren kişi en az mülhimede yer alır. Hâlbuki kalp ve letaif noktalarında nurları gören normal bir Nakşibendiyye sofisi ancak levvame nefistedir.

Hâlbuki bu yola yeni giren bir sofi samimi olarak mürşid-i kâmile tövbe verince (bey’at alınca) nefsi levvamede bulunur. Nurları müşahede edince de gene bu nefis makamında bulunmaktadır. Yani nefsi yaşadığı bütün hal, cezbe, vecd, nurları müşahede halleri ile değişmemiş bulunmaktadır. Ama bu durum makam itibariyledir. Yani nefsi görünüş itibariyle değişmemiştir. Ama içten içe büyük değişimler de dikkati çeker. Çünkü nefsi-i levvamenin binlerce perdesi vardır. Bunların pek çoğu aşılmıştır. Bu itibarla her ne kadar yeni sofi ile eskisi aynı nefis makamında bulunsa da aralarında dağlar kadar fark vardır. Yani ahlakta ikisi bir olmaz. Onun için yeni olanlar eskilerden çok istifade edebilirler. Eğer saygılı olurlarsa.

Bu noktada rabıtaya değinmememiz büyük bir eksiklik olacaktır. Rabıta nur ve feyz kaynağı olan şeyhi düşünmektir. Tabii nurdan ve feyzden haberi olmayan kişiler bunu çok saçma görüyorlar. Rabıta kesinlikle bir ibadet değildir. İbadet Kuran-ı Kerim ve peygamberimizin (s.a.s) sünneti ile kaim olur. Rabıtaya kim ibadet gözüyle bakıyorsa baştan yanılıyordur. Rabıta sevgidir. Bizim sevgiyle bir Allah dostunu düşünmemiz, hayal etmemizdir. Bunu sağa sola çekmeğe lüzum yok. İnsanlar zaten her anlarını bir şeyleri düşünerek ve hayal ederek geçiriyorlar. İşte rabıta bu tabii durumu biraz yapay bir yolla ara sıra kanalize edip mürşid-i kâmili düşünmektir.

Konu ile ilgili tasavvuf kitaplarında şunlar geçer: ‘Rabıta zikirden üstündür. Zikrin ziyası ay ise rabıtanınki güneştir…’ Tabii önceleri ben de bu tür sözleri şaşkınlıkla karşılardım. İçimden bu tür ifadelere itiraz sesleri yükselirdi. Bayağı bu vesveseler beni rabıtaya karşı engelledi de. Ama bu yolda ilerleyince, belli bir seviyeye gelince hakikatin böyle olduğunu bizzat anladık.

Rabıta ruhi bir olay. Yani insanlar ruhu tanımıyorlar. Bilmediklerini de bilmeyince zır cahil oluyorlar. Artık böylelerine de nasihat kar etmiyor. Bozuk plak gibi aynı lakırdıları ediyorlar. Kendilerini çok akıllı, dindar; bizleri de ahmak, Allah’a şirk koşan güruh olarak görüyorlar. Bundan da öte velileri, onların bu tür sözlerini inkâr yoluna gidiyorlar. Bu tür inkâr insanı imanın esaslarında, özellikle peygambere imanda da şüpheye götüreceği için çok tehlikelidir. Hâlbuki manevi yolun yolcusu temiz ve sağlam bir itikat yanında farzlarla, sünnetlerle, nafilerle, müstehaplarla gününün yarısından çoğunu ibadetlere vermezse boşa kürek çeker. Bir şey elde edemez, hiçbir hal de yaşayamaz. Tabii nefis makamları şurada dursun.

Rabıtayı inkâr edenler ruhi olan olgulara karşı çıkıyorlar. Ruhun kanunları aklın ve maddi hayatınkinden çok farklıdır. Bunu anlamak istemiyorlar. Ruh için mekân, zaman diye bir problem yoktur. Bunu insan havsalası kavrayamadığı için rabıtayı anlayamıyor, kıymetini de bilemiyor. Böyle kişilere soruyoruz. ‘Rüyayı kim görüyor?’ ‘Ruh!’ diyorlar. ‘Peki, hak rüyaya inanıyor musunuz?’ ‘İnanıyoruz.’ diyorlar. ‘Hak rüyada kişi önceden bilmediği mekânlara gidiyor, bazı kişileri görüyor. Zaman geliyor bunlar gerçekleşiyor. Bu nasıl oluyor?’ ‘Tabii ki ruhun bağlı olduğu kanunların akıl ve maddenin bağlı olduğu kanunlardan farklı olması ile. Yani ruh için zaman ve mekân kaydı yoktur. Dünyanın bir ucuna, hatta evrenin ötesinde bulunan levh-i mahfuza bir anda gidip gelebilir. Bir insan mürşid-i kâmili düşünüp hayal ettiğinde kalp ve letifleri ile mürşid-i kâmilin sahip olduğu nur ve feyzin gölgesine girer. Bu anında gerçekleşen bir olaydır. Kişi rabıtada hiçbir şey hissetmese de ruhu şeyhinin huzurundadır. Bizim gibi bu konuda ilerlemiş kişilerin yaşadığı hal budur. Biz bunu gözlerimizden daha iyi görüyoruz. Ayrıca hak rüyada nefis devre dışı olduğu için bütün bunlar yaşanabiliyor. Manevi yola giren de nefsini bir miktar günah kirlerinden temizleyip devre dışı bırakarak ruhsal olarak şeyhinden yararlanabiliyor, hatta bu yolda ilerleyen kişiler şeyhlerini rabıtada görüp konuşma imkânlarına da kavuşabiliyorlar. ’

Gerçekten zikri çekerken yaşadığımız haller, yani nurları müşahede ve feyz alma rabıta sırasında daha bir artmaktadır. Tabii bir de şu hadise rabıtayı zikirden üstün kılmaktadır: Zikir sırasında nefsin hissesini gerek bu yazımızda gerekse daha önceki yazımızda yeterince açıkladık sanırım. Rabıta sırasında ise adeta bir karakter transferi olmaktadır. Yani mürşid-i kâmilde en ideal ölçüde bulunan usuli aşere unsurları yavaş yavaş rabıta yapan sofiye yansımaktadır. Tabii bu süreç çok yavaştır. Kolay fark edilmez. Ama zikre göre çok daha bereketlidir. Rabıtanın doğrudan nefse bu tesiridir ki onu zikirden üstün kılmaktadır.

Şunu hiçbir zaman unutmamak lazımdır. Tasavvuf dar bir keçi yoludur. Allah (c.c.) üzerimize farz kılmamıştır. Bu yol, sadece meşrebi, tabiatı uygun bazı insanlara hastır. İnsanları tasavvuf yolundan ziyade İslam’a çağırmak gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) orta bir ümmet olmak üzere gönderilmiştir (bk. Bakara suresi, 143). Peygamberimizin, sahabelerin de hayatı da buna tanıktır. Elbette ehl-i suffe ve bazı sahabeler de amelde ileri giderek tasavvuf yolunun örnekleri olmuşlardır. Bunu da görmezlikten gelmek doğru değildir. Ama bu yolu da umumileştirmek İslam’a zarar verir.

İslam’ın genele hitabı orta bir yol olmuştur. Bu da haramlardan kaçınmak, emirleri (farzları) yerine getirmektir. Bu cennete giden bir yoldur Allah’ın izniyle. Bunun için nefs-i emmareden kurtulmak yeter. Zira nefs-i emmare sahibini mutlaka cehenneme götürür. Bu yolda çok az bir nefis cihadına gerek vardır. O da yasaklardan kaçınmak ve farzları yerine getirmektir. Böyle birisi artık nefs-i levvameye yükselmiştir. Yüce Allah (c.c.) yukarıda anlattığımız kalp ve letaif hallerini bize farz kılmadığı gibi nefis makamlarını da sonuna kadar aşmayı bizden istememiştir. Bu açıdan elimizden geldiğince İslam’ı yaşayıp bütün Müslümanların kurtuluşu ve birliği için gönülden duada bulunup gayret gösterirsek dünyada ve ahrette saadete ereceğimizi düşünüyorum. Bakara suresinin son iki ayetini bu açıdan iyi mütalaa edip sırtımıza çok az bir yük vurulduğu için şükretmemiz gerekir.

Pek çok kişi elindeki tespihle yaptığı zikri gözünde büyüterek dinin gayesinin ve ruhunun dışına çıkıyorlar. İnsanlara tasavvufu tek kurtuluş yolu olarak gösteriyorlar. Tasavvufu İslam’ın önünde ve üstünde tutarak dini insanların gözünde zorlaştırıyorlar. Dini yaşanmaz ve sadece bazı kişilerin yaşayabileceği bir şekle sokuyorlar. Bu düşüncede olan insanların bu tasavvuf yolunun en büyük üstadı olan İmam-ı Rabbani’nin (k.s) Mektubat’ını okumalarını özellikle istirham ediyorum. Orada bu hususlara dair pek çok mektupta defalarca kez ifade ettiğimiz biçimde açıklamalar yapılmıştır. Hâlbuki bu yapılan tespihler yine İmam-ı Rabbaninin (k.s) ifadesiyle farz değil, sünnet değil, sadece müstahaptırlar. Bunların da temel amacının yazımızın başında da belirttiğimiz üzere nefsi değiştirmek, nefis makamlarını aşmak olduğunu da söyledik. Aslında iş burada da bitmemektedir. Peki değişen bu nefisle ne amaçlanıyor? Yüce Allah’ın (c.c.) dinini yaşamak ve yaşatmak. Başka insanlara sunmak. Tebliğ etmek. Çünkü yüce Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de ‘Şüphesiz Allah, müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır (Tövbe suresi, 111)’ diye buyurmaktadır. Onun için yüce Allah’ın (c.c.) dinini yaşamak, yaşatmak her insanın üzerine farzdır. Gaye ila-yı kelimetullaha hizmettir.

Geçmişte cihat ülkeler arasında savaşla olmaktaydı, bugün pek çok değişik hizmetle bu iş gerçekleştirilmektedir. Bu konuda gafil olmak bir Müslüman’a her şeyden önce yakışmaz. Onlardan birisinde çorbada tuz misali ufacık bir katkımızın bulunması, yüce Allah’ın (c.c.) rızasının üzerimizde olmasını sağlayacaktır. Kısacası ilkyazımızın başındaki ifadeleri tekrarlarsak, manevi yolculukta çarklar dönüyor ama niçin dönüyor, bunlar hangi çarkları döndürüyor, neye hizmet ediyor, amaç ne, ona iyi bakmak gerekiyor. Yoksa şeytana ve nefse hizmet ederiz de farkında olmayız.

Pek çok kişinin tasavvuf yoluna girme nedeni hal yaşamak, üstün vasıflara sahip olup insanlara hükmetmektir. Böyleleri baştan yanlış bir yolda bulunmaktadırlar. Nefis ve şeytanlar bu yolda onları çok derin çukurlara atarlar da çıkmaları bile mümkün olmaz. Niyetimiz Allah (c.c.) rızası için İslam’ı yaşamak, örnek hayatımızla başkalarının da yaşamasına vesile olmak, bütün dünyadaki Müslümanlarla birlik olup tüm dünya insanlığının bu dine girmesine çalışmak olmalıdır. Bu görünen en büyük çarktır. Bu dönmüyorsa veya bunun dönmesi için bir niyetimiz, isteğimiz, çabamız yoksa demek ki bu dinin dışında başka bir yoldayız ve nefis ve şeytanlar bizi başka dinlerle aldatıyorlar.

Yüce Allah (c.c.) bizlere akıl ve şuur versin. Rızası istikametinde ayırmasın. Zikrini rızası yolunda kılmayı nasip eylesin. Bizi gerçek Müslüman ve müminlerden eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

9. yrm. muhsin iyi diyor ki:
Eylül 2011, 20:38  (Düzenle)

  Zikir mutlaka Allah rızası için mi çekilmeli

Dünyevi bir maksadımız da olamaz mı?Evet, zikir mutlaka Allah rızası için çekilmeli. Dünyevi bir amaç için çekilmemeli. Bunun için en az zikrin başında ve sonunda olmak üzere veya her yüzde bir kere ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allahım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’ demek bu açıdan yararlıdır. Kalp zikirde rotayı kaybetti mi bu cümle onu doğrultur.
İnsanları anlamak çok zor. Bunu dedik mi zikirden uzaklaşıyorlar. Hâlbuki zikri Allah rızası için çekerlerse Allah onları hem dünyada hem de ahrette ödüllendirecektir. Zikir Allah rızası için çekildi mi dünyevi bazı armağanları da bünyesinde taşır. Kulun sadece dünyevi bir amaç için zikre yönelmesi zikrin değerini düşürür. Zikri amacı dışına çıkarır. Çünkü Allah bu dünyaya değer vermemektedir. Kullarının kendi rızasına talip olmasını istemektedir.
Dualarda ise ahreti gaye edinerek dünyalık şeyleri Allahtan isteyebiliriz. Allahın güzel isimleri ile tevessül de yapılabilir. Ancak bunda da ahreti gaye edinmek, istenilen dünyalık dinimiz, ahretimiz için hayırlı ise nasip olmasını istemek gerekir. Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c.) güzel isimleri ile dua edilmesi (tevessül edilmesi) üzerinde de durmuştur: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi, ayet 180).” Bu ayette dikkati çeken nokta, bazı insanların Allah’ın (c.c.) bu güzel isimleri ile razı olmayacağı dualarda bulunmasıdır. Allah (c.c.) kulunun sadece dünyalık istemesinden hoşnut olmaz: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ suresi, ayet 20).” Bu açıdan duada Allah rızasını, ahireti ihmal etmek büyük bir eksikliktir, yanlışlıktır. Kuşkusuz bununla dünyalık istemenin doğru bir şey olmadığını iddia etmiyoruz. Demek istediğimiz şey, istediğimiz dünyalık ile Allah’ın rızasına ve ahirete dönük bir işi ve kazancı düşünmeliyiz.
2. Zikir Allah rızası için çekildi mi şeytan musallat olmaz mı?
Şeytan her halükarda musallat olabilir. İster zikri Allah rızası için çekin, ister dünyevi bir amaç için çekin. Bu fark etmez. Ona musallat olma hakkını Allah vermiştir. Onun işi bu. Şeytana bakmayın. Şeytandan korkmayın. Kaygılanmayın. Zikri çekin. Allah rızasını gözetin. O size zarar veremez. İt ürür kervan yürür misali. Şeytanlar insanlara göre çok zayıf yaratıldığı gibi her zikir ehline de musallat olacak diye bir kaide de yoktur. Zaten musallat olsa da korkulacak bir şey yoktur. Zira zaten en az bir şeytan mümine musallattır ama bunu vesvese gibi meşru sınırlar içerisinde yapıyordur. O mümin çoğu kez bunun farkına varmaz.
Şeytan zikir ehli olamayanlara hatta namaz kılmayanlara da açıkça musallat olabilir.
Şeytan musallat olur kaygısıyla zikirden uzak durmak bizzat şeytanların vesveseleridir. Bu durum, ülkeme savaş açılır diye silahlanmamak gibi ahmakça bir düşüncedir. Bu zihniyetteki insanlar Allah’ın rızası yerine şeytandan korktukları için son nefeste kaybedebilirler. Allah korusun. İnsan elinden geldikçe Allah’ı zikretmeli. Mesela işim uzakta ve otobüsle gelip gittiğim için küçük tespihimi yanımdan hiç ayırmam. Hemen yol boyunca Allah Allah diye kalbimle zikir yaparım. Çünkü zikir her boş vakitte yapılacak çok uygun bir ibadettir. Zikir için her vakti insan kullanmalıdır. Saniyeyi boş geçirmemelidir. Zikrin kazandırdığını başka hiçbir ibadet vermez.
3. Zikir için mutlaka bir şeyhe bağlanmak şart mı, zikri kendi başımıza çekemez miyiz?
Zikir için bir şeyhe bağlanmak şart değildir. Kendi başınıza da çekebilirsiniz. Zikir çok güçlü bir ibadettir. Onun için şeytan engellemek için her hileyi kullanacaktır. Bir de zikirle bazı manevi haller yaşanır, bunların bir kısmı Allah’tandır, bir kısmı da şeytandandır. Bunları tek başınıza zikir çekerken bilmeniz imkânsızdır. Şeyhe danışmak lazımdır. Şeytan insana hem hak suretinden gelir hem de nefis damarını kullanır. Yani tek başına zikrin tehlikeleri çoktur. Tasavvuf yoluna girip o kültürü edinenlerin bile bazılarının, çoğu kez ayakları kaymaktadır. Şeytani bir takım hallerle kendilerini veli, kutup, mehdi vs. görebilmektedirler. Tasavvufun sırrı ise velev ki insan kutup bile olsa nefsini kâfirin nefsinden bile aşağı görmesidir. Hâlbuki şeytan bu tür insanlara çektikleri zikirle öyle bir nefis damarında giriyor ki bunları Firavun’dan daha azgın bir insan konumuna getiriyor, din yolu ile insanlara hükmetme hastalığına düşürüyor. Böyle insanlar değil nefislerini kâfirin nefsinden aşağı görme bir müminden bile aşağı görmüyorlar. Kul hakkına girseler o insandan özür dilemekten ve helalleşmekten bile acizdirler. Nefislerini öyle ilahlaştırmışlardır ki onların İslam’a ve tasavvufa verdikleri zararı kâfirler bile veremez. Zikir Allah rızası için çekilirse nefis erimeye başlar. Kendisini herkesten küçük görür, Allah rızası dışında başka bir amaçla çekilirse nefis azgınlaşır, şişer, kibre ve ucuba kapılıp insanlara zarar vermeye başlar. Allah’a da bu yüzden asi olur. Şeytanlaşır. Allah bizleri bu afatlardan korusun.
4. Zikri şeyhe bağlanarak çeken kişi şeytanın tasallutundan kurtulabilir mi?
Şeytanla böyle bir antlaşma yok. Şeytan herkese musallat olabilir. Zikri şeyhine bağlanarak çeken kişiye de musallat olabilir. Zikri yalnız başına, yani bir şeyhe bağlanmadan çeken kişiye de musallat olabilir. Hiç zikir çekmeyen hatta namaz kılmayan kişiye de musallat olabilir. Ama şeyhi olan kimse yaşadığı halleri şeyhine anlatabilme olanağına sahiptir. Şeyh de o yollardan geçtiği için yolu iyi bilir, şeytanların hilelerini anlar. Şeyhler müritlerinden dinlediği hallere genellikle iki çeşit cevap verirler. Fazla konuşmazlar. Ya Allah mübarek etsin, derler ki bu halin sadatların himmeti ile Allah tarafından ihsan edildiğine işarettir. Ya da vesvese derler. Geçerler. Açıklama pek yapmazlar. Bu da halin şeytandan olduğuna işarettir. Bu durumda mürit haline tövbe ve istiğfar ederek Allah’a sığınmalı ve tedbirini ona göre almalıdır. Bu hale itibar etmemelidir. Mürit her halini şeyhinin onayından geçirmek zorundadır. Yoksa ayağı farkına varmadan kayabilir. Çünkü şeytanlar ehli tariki yakın takibe almışlardır. En ufacık boşluğunu bile bir hile doldurabilir. Sürekli vesvese verirler.
5. Zikir şeytanı davet midir, şeytanla savaş mıdır?
Şeytan bizim ezeli düşmanımızdır. Onunla bütün ibadetlerimizi terk etsek bile barışamayız. Şeytanların insan soyuna amansız bir kinleri vardır. Bu, son nefeste insandaki imanı çalsalar bile soğumaz. Kendileri Allah’ı, peygamberleri bildiği halde bu kinleri yine devam eder. Kuran-ı Kerim’in hak olduğunu da hakkal-yakin (gözle görmenin ötesinde, adeta yaşayarak) bilirler. Çünkü nurundan tanırlar. Okunduğunda nurları onları yakar. Bu özellik başka kitapta yoktur. Ama insan soyu karşısındaki aşağılık kompleksleri ve kinleri onları insanlara, özellikle müminlere düşmanlığa sevk eder.
Yani şeytanla ve nefisle savaşmak zorundayız. Bu bir kaderdir. Daha doğrusu her insanın kazanması veya kaybetmesi gereken bir imtihandır. Kaybedersek ebedi hayatımız mahvolur, Allah göstermesin cehenneme düşeriz. Kazanırsak Allah’ın rızasını elde edip ebedi hayatımız cennette geçer.
Onun için akıllı bir mümin zikri bırakmak şurada dursun onu şeytanlara karşı kullanılacak bir silah olarak görür. Gece gündüz zikirle meşgul olur. Zikirle nurunu artırır. Ruhunu güçlü kılar. Allahın da rızasını kazanır.
6. Silsilesi sağlam gerçek bir mürşidi kâmili nasıl bulacağız. Onu siz söyleseniz olmaz mı?
Benim söylemem uygun değil. Zira benim pek çok kusurum var. Ona bağlanabilir. İkincisi sürekli yazıyorum. İnsanlara bir şeyhi reklam yapmak da yanlış anlaşılır. Üçüncüsü de benim söylememle elde edilecek şeyh sizin için ancak bir vesvese kaynağı olur. Çünkü bu iş o kadar kolay ve basit değildir. Kişinin varoluşsal sorunu olduğu için kendisinin arayıp bulması gerekir. Yoksa kıymeti bilinmez ve düşer. Kaldı ki herkes şeyh aramaya, tarikata girmeye mecbur değildir. Ama bu devirde yalnız başına insanın İslam’ı yaşaması çok zor olduğu için en azından bir cemaatte bir hizmetinin olması güzel bir şeydir.
Şeyh nasıl aranır ve bulunur bu konuda kısaca şunları söyleyebilirim.
Öncelikle bütün günahlara tövbe etmek, onlardan tamamen uzaklaşmak, kalben de pişman olmak gerekir. Bundan başka namaz, oruç vs. gibi borçlu olduğumuz ibadetler ve kul hakları varsa ödenmeye çalışılır. Ayrıca bütün farz, sünnet ibadetler incelikle yapılmaya başlanır. Gözyaşı ile Allah’tan bir dostu utanarak, sıkılarak istenir dualarda. Bunun için istihare ve hacet namazları da kılınabilir. Kılınmasa da her namaz arkasından edeple istenir. Bu seneler de alabilir. Allah genellikle rüyada gösterir. Bu birinci yoldur.
İkinci yol. Ya Bismillah deyip tek tek Allah dostlarını gezmektir. Şimdi internet var. Oralarda siteleri ve adresleri bile var. Ama mekânlarına gitmek şarttır. Uygun olan zat bulunduğunda genellikle bu dünyaya ait olmayan bir hoş koku ile işaret alınabileceği gibi kişinin kendisinin idrak ettiği başka işaretler de olabilir.
İşaret alması mutlaka gerekiyor mu? Gerekmiyor da bu yol çok meşakkatlidir. Yani zikir ve rabıta için kişi en az bir iki saat gibi bir zaman harcayacaktır. Allah bu ibadetleri şevkle yapsın diye bu yolu hak eden müritlerine genellikle çeşitli işaretler verir. Bazılarını uzaklaştırmak için vesveseye düşürür. Tabi bunlar bu yolun hakkını yerine getirmeyenler içindir. Zira Allah kimseye zulmetmez. Bu yolun hakkı da tövbe-i nasuhtur.
Uygun şeyh bulunduğunda tamamen teslim olunur.
Zikir hususunda buradaki yazdıklarımı yeterli görmeyenler ve başka soruları olanlar bu sitede bulunan şu yazılarımı okusunlar:
1. Zikir, Zikrin Önemi.
2. Esma-i Hüsna (Esama’ül-Hüsna, Allahın 99 Güzel İsmi) İle Zikir Yapmanın Faziletleri
Ayrıca vesvese konusunda daha ayrıntılı açıklama yaptığım bu sitede bulunan şu yazıma bakılabilir.
Dini Kuşkuların, Şüphelerin, Kuruntuların Kaynağı, Vesveselerin Nedenleri Nelerdir
Muhsin İyi

Muhsin İyi
16.12.2011 / 21:16 tarihinde gönderilmiş

Dua, Beddua, Gerçek Dua, Fiili Dua, Dua Almak (Gönül Almak)

Dua, Allah’a (c.c.) sunulan bir dilekçedir. Yöntemine ve kurallarına uygun olarak yapılırsa kabul edilir.

Kul Allah’a (c.c.) dua yolu ile müracaat ettiğinde Allah (c.c.) onun duasını işitir ve ona karşılık verir. Sıkıntısını ve ihtiyaçlarını giderir.

İnsanın Allah’a (c.c.) dua etmeden önce aczini, zayıflığını göstermesi gerekir ki bu da en güzel biçimde namazda bulunmaktadır. Namazda rükû ve secde gibi rükünler, insanın Allah (c.c.) karşısında aczini ve zayıflığını gösteren en ideal hareketlerdir. Kulluk makamı en güzel biçimde namazda yaşanır.

Eskiden padişahların huzuruna girmeden önce bazı merasimler yapılırdı. Bu merasimler padişahtan padişaha değişirdi. Kimisi azgınlıklarından insanlardan secde isterdi, kimisi de tahtlarının altındaki örtünün öpülmesini yeterli görürdü… Tabii en azından eller önde bağlanmak suretiyle makama saygı gösterilmesini beklerlerdi. Kuşkusuz şimdi de kimsenin elini kolunu sallayarak, rahat bir biçimde devletin en yüksek makamında bulunan birinin odasına girebileceğini düşünemeyiz.

Evrenleri yoktan yaratan Allah’ın (c.c.) huzuruna çıkıp dua etmeden önce de böyle bir kulluk merasimi gereklidir. İşte namaz bize bu yolu hazırlamaktadır.

Kuşkusuz dua başlı başına bir ibadettir. Namazdan bağımsızdır. Tek başına da yapılabilir. Ama dua özel bir andır. Yaratıcıya isteğin sunulduğu bir zaman dilimidir. Bir insanın diğer bir insanla bile görüşmeden önce kendisine çeki düzen vermeye çalıştığını düşünecek olursak dua öncesinin de namaz, oruç, sadaka… gibi bir ibadetle tamamlanmasının edebe, usule ve duanın kabul kurallarına daha uygun düşeceği anlaşılır. Ayrıca duaya başlamadan önce Allah’a (c.c.) hamd u senâda bulunmak ve peygamberimize salât ve selâm getirmek de gerekir.

Sözlü duanın yanında bir de fiili dua vardır. Örneğin sigara içen birisi kanser vb. hastalıklara yakalanmak için fiili dua etmektedir. Derslerine günü gününe çalışan, sınavlarına hazırlık yapan birisi de sınıfını geçmek için fiili duada bulunmaktadır. Bu açıdan fiilli dua ile sözlü dua arasında bir uyum bulunursa bu duanın kabul şartlarından olan samimiyeti ve ihlâsı gösterir. Buna göre dualarında Allah’tan (c.c.) kabir ve cehennem azabından korunup cenneti isteyenlerin de fiili duaları Allah’ın emir ve yasaklarına gösterdiği itinadır.

Dualarımızda Allah’tan (c.c.) her şeyi isteyebiliriz. Bu dünyalık bir şey de olabilir. Ama istediğimiz dünyalık ile ahiret hayatımız ve Allah’ın (c.c.) rızası da gözetilmelidir: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz (Şûrâ suresi, ayet 20).”

Pek çok kişi dualarının kabul olunmadıklarından söz ederler. Duanın kabulünde aranan birtakım şartlar vardır. Bunlar dua eden kişi ile ilgili olabildiği gibi duanın konusu ile de ilgili olabilir. Ayrıca duanın kabul edilip edilmediği ilk anda anlaşılmaz. Belki duada istenilen şeyler daha makbul bir biçimde başka dünya ve ahiret nimetlerine dönüşecektir. Bunun yer ve zamanını kısıtlamak doğru olmadığı gibi kabul edilmediğini de varsaymak doğru değildir. Yüce yaratıcı aşağıdaki ayet-i kerimelerde duanın kabul edileceğine dair adeta teminat vermekte ve bizleri dua etmeye teşvik etmektedir: “Kullarım Beni sana soracak olurlarsa bilsinler ki Ben onlara pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse onlar da Benim çağrıma cevap versinler, Bana iman etsinler (Bakara suresi, ayet 186).”

Allah’ın El-Mucîbu (Duaları kabul eden) güzel ismi ile kula düşen görev, duanın kabul şartlarından olan Allah’a (c.c.) karşı samimiyeti ve ihlâsı elde etmeye çalışmaktır. Bu da ibadetlerle gerçekleşir. Ayrıca şu ayet-i kerimedeki tehdidi de ciddiye almalıdır: “Rabb’iniz buyurdu ki: ‘Bana dua edin ki size karşılık vereyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler rezil ve zelil bir biçimde cehenneme gireceklerdir (Mü’min suresi, ayet 60).’”

Hadislerden anlaşılmaktadır ki Allah duanın çokça tekrar edilmesinden, hatta bir ömür boyu tekrar edilen dualardan çok hoşlanmaktadır.

Dua insana kulluğunu hatırlatan güzel ve yararlı bir ibadettir.

Allah’a (c.c.) dua etmek yanında başkalarından dua almaya da önem vermek gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) hadislerinde müminin mümin kardeşinin arkasından yaptığı duanın kabul olduğunu belirtmiştir. Başkasından dua illa sözle alınmaz. Gönülle de alınır. Gönül almak o kişinin duasını almak demektir. Bu ancak o kişiyi gerçekten memnun etmekle mümkündür. İş hayatımız, sosyal hayatımız bunun için pek çok fırsatları ve imkânları taşır.

Akıllı insan işini ve sosyal hayatını dua almak, gönül almak yolunda kullanır. Bu dua o kadar güçlüdür ki kişiyi hem dünyada hem de ahrette mutlu kılar. Sadece kendisini değil yedi sülalesini de ihya eder. Bu adeta bir devlettir. Onun için çok az kişiye nasip olmaktadır. İnsanlardaki nefis canavarı buna mani olmaktadır. Ben de dahil insanların çoğu maalesef nefsin esiri olarak bu devlete sahip olamamaktadırlar. Ahmak insanlar bu gerçekten habersiz olarak iş hayatlarında sadece kazanacağı parayı düşünürler. Paraya hırs gösterdikleri, hırs da mahrumiyet sebebi olduğu için arzu ettikleri zenginlikten de mahrum kalırlar. Hâlbuki iş hayatını Allah’ın rızasının tecelli ettiği insanların duasını almak, gönüllerini almak gayesi ile kuranlar ve onda bunu misyon edinenler de beklemedikleri oranda maddi ve manevi zenginliğe erişirler. Kime niyet kime kısmet, buna derler.

Allah her bir sıkıntımızın, problemimizin halli için bizi sosyal hayatta birbirimize bağlamıştır. Onun için hayatta değişik iş kolları meydana gelmiştir. Yani iş hayatında herkes birbirinin işini görmektedir. Aslında bu durum sadece aysbergin görünen tarafıdır. Bunun altında sırlar dünyasında da durum böyledir. Çocuğun mu olmuyor? Birisinin, belki bir yetimin, dulun duasına, daha doğrusu gönlünün alınmasına muhtaçsın. Kalbin zayıf mı, ömrün kısa mı olacak görünüyor? Tamam doktor, ilaç, tedavi elbette fiili dua hükmündedir. Gerçek dua yanında bunlar da ihmal edilmemelidir. Ama asıl deva başkalarının gönlünün alınmasında görülmelidir.

Allah için hiçbir konuda sıkıntı yoktur. ‘Ol!’ der, her şeyi yaratır. Olmaz olan şeyi de halk eder. Çünkü tabiat kanunlarını da O yaratmıştır. Müslüman Allah’a (c.c.) böyle inanmalıdır. Yoksa yarattığı kanunlarla Allah’ın gücünü sınırlandırmak Allah’ı inkâr etmenin bir başka yoludur. Kul yeter ki çalacağı kapıyı bilsin. Hiçbir zaman umudunu yitirmesin. Kuran-ı Kerim ayetiyle sabittir ki (Yusuf suresi, 87), Allah’tan umudunu kesenler ancak kâfirler topluluğudur. İnsanlar bir sıkıntıya düştükleri zaman genellikle sadece yaptıkları duaya sığınırlar. Gece gündüz dua ederler. Elbette bu yapılmalıdır. Asla boş verilmemelidir. Bazıları da avukat avukat, doktor doktor dolaşırlar. Tabii bu da yapılmalıdır. Çünkü fiili dua hükmündedir. Ama bunun yanında başkalarının dualarını almak da asla ihmal edilmemelidir. Başkalarının duaları derken gönüllerini almayı kastettiğimizi bir daha belirtelim. Sıkıntıya deva genellikle bu kapıdan gelir. Çünkü her insan bir esmaya, Allah’ın güzel bir ismine aynadır. Yani her insanı Hızır bilmek gerekir. Hiç tahmin etmediğimiz, basit gördüğümüz bir insan bizim sıkıntımıza çare olabilir. Allah (c.c.) nasıl hiçbir bitkiyi boşa yaratmamış her birinin tıpta bir hastalığın ilacı gibi görevi varsa insanlar da böyledir. Her bir insan ayrı bir derde devadır. Gönülleri alındığında hediyelerini manevi olarak o insana sunarlar. Kalpleri kırıldığında da zehirlerini manevi dünyamıza şırınga ederler. Yani her insan nasıl bir derde deva ise ayrıca bir derde de hastalık yapıcıdır.

İnsanların evlerinin yanması, iflaslar, işten atılmaları, hastalıklar, her türlü işinin ters gitmesi… genellikle kalp kırmaların sonucudur.

Mutasavvıflar kalbin içinde gizli olan bir şeyden daha söz ederlerdi. Buna gönül (süveyda) derlerdi. Bunu yıkmak ise Kabe’yi yıkmakla eş tutulurdu. Kalp kırmak genellikle yanlışlıkla, gafletle, bilmeyerek olur. Tabii gönül yıkmak bilerek insanlara zulmetmekle olur ki onun bu dünyadaki cezası insandaki ibadet ve iman cevherinin alınması ile sonuçlanır. Ahiretteki cezası ise ebedi cehennemliktir. Öldürme, tecavüz etme, gasp, hırsızlık, iftira atma v.b büyük günahlar gönül yıkarlar. Bu korkunç sonucu hazırlayabilirler. Tabii tövbe nasip olursa Allah bu kimselere de merhamet kapısını açabilir. Allah her günahı bağışlayabilir. Yeter ki kulları ümitsizliğe kapılmayıp tövbe-i nasuh ile ona yönelsinler. Yalnız bu büyük günahlar insanlara Allah’a dönüş nimetini pek nasip etmezler. Tabii bu büyük nasibe kavuşanlar da olabilir. Allah bizleri bu afatlardan korusun. Âmin.

Kalp kırmaya en büyük neden, insanları küçük görmektir. Gıybet de bu yüzden kaynaklanır. İnsan nefsi dışında kimseyi küçük görmemelidir.

Gıybetle ilgili şu soruya çok maruz kalıyorum: ‘Tamam, gıybet günahtır. Allah onu ölü kardeşinin etini yemeye benzetmiştir. Ama gıybet edeceğim hususları o arkadaşın yüzüne söylersem ne olur?’ O zaman da kalp kırma riskine girersin. Niyetin o kişiyi incitmekse kalbini mutlaka kırarsın. Kaçışın yok. Merak etme. Şayet niyetin o kişiye samimi olarak Allah rızası için yardımsa yine kalp kırabilirsin. İhtimal var. Yani bu iş çok tehlikelidir. Doktorlar her hastayı ameliyata almıyorlar. Riskleri önce bir ölçüyorlar. Bu iş de böyle ihtimam ister. Kaş yapayım derken göz çıkarmak ağır bir mesuliyeti getirir. Kalp kırmadan yanlışı düzeltmek büyük bir ustalık ve beceri ister. Herkesin harcı değildir. En iyisi böyle durumlarda genel konuşmak daha doğrudur. Tabii imalı olmamak da gerekir. Yoksa yine kalp kırılabilir. Gıybette ölü kardeşin eti bir zehirdir. Maddi ve manevi dünyada neleri götürdüğünü Allah bilir. Kalp kırma ise zehri bizzat şırınga ile o kişiden vücudumuza zerk etme gibi daha tehlikelidir. Sakınmak gerekir. Bizlere büyük zararlar verir.

İnsanın en başta anne ve babasının dualarını, gönüllerini alması üzerine farzdır. Anne ve babasından böyle bir nasip alamamış kişiler hem dünyada hem ahrette bahtsızdırlar. Böylelerine karşı dikkatli olmak gerekir. Anne ve babasına hayrı olmayanın başkasına ancak zararı olur. Onlardan kimseye fayda gelmez. Anne ve baba duası hem yaşarken hem de onlar öldükten sonra da alınabilir. Allah rahmet kapısını kolay kolay kapatmaz. İmtihan dünyasında her zaman kapı açık tutular. Anne babaları yaşarken dualarını alamayanlar onların arkasından yapacakları ve onlara hediye edecekleri hayırlarla, salih amellerle bu nimete kavuşabilirler. Kişi iyi bir insan olursa anne ve babası bundan büyük istifade eder. Tabii bu da bir nasip meselesidir. Anne ve babaları hayatta iken bu duayı alamayanlara peygamberimizin (s.a.s) cuma namazında bir hutbede iken Cebrail’le birlikte yaptığı ‘Burnu sürtünsün!’ bedduası meşhurdur. Kendisine Cebrail ve peygamber bedduası yapılan kişilerden uzak durmak ise çok akıllıca bir iştir. Tabii burada uzak durmak ile kastettiğimiz şey ortak ilişkilere girmemektir. Yoksa insan ve Müslüman olarak yardım etmek, iyiliği emir ve kötülükten sakındırmak üzerimize her tür insan için farzdır.

İş hayatında gönlü alınması gerekenler en başta orada çalışan kişiler olmalıdır. Bunların gönülleri alınmadan o işten hayır gelmez. Sonra o işin hizmetinden ya da ürününden yararlanan insanlar gelir. Onların da gönüllerinin alınması hedeflenmelidir.

İnsanların gönüllerini almak kolay değildir. Bunun için bazen ciddi fedakârlıklar yapmak gerekir.

İşlerini gerçekten büyüten ve geliştiren insanlar bu altın kuralın gölgesinde, bu sünnetullahın ışığında hareket etmişlerdir. Yoksa aldatma, çalma çırpma, hak yeme ile kimse onmaz. Atalar onun için ah alan onmaz, demişlerdir. Bu yolla kazanan paralar hiçbir zaman kalıcı mal ve mülke, büyük sektörlere dönüşemez. Parlayanları saman alevi gibi hemen sönerler.

İnsanlar genellikle ya birbirlerinin gönüllerini alırlar ya da kalp kırarlar. Orta yolda gidenler de vardır elbette.

Kalp kıranların bu dünyada kalpleri kırılabilir, yaptıkları yanlarına kalmayabilir. Çünkü bu dünyada imtihan olma yanında bazen hikmet de ders olarak verilmektedir. Bu nedenle ‘etme bulma dünyası’ diye bir söz şöhret bulmuştur. Başa gelen bela ve musibetler kimsenin yaptığının yanına kalmadığı, herkesin ektiğini biçtiği bir özellik de taşıyabilir. Gerçi dünya bir ceza yurdu değildir ama Allah yüce merhameti ile insanları günahlardan vazgeçirmek, tövbe etmelerini sağlamak için dünyanın, hayatın kanunları arasına işlenen günahların kısmi de olsa cezalarını bu dünyada da aksettirebilmektedir. Tabii Allah’ın hikmetini kimse mutlak olarak bu tür kanunlarla sınırlandıramaz da, anlamlandıramaz da. O’nun hikmetini akıllar kavrayamaz. Hadis-i şeriflerde bazı insanlara tövbenin nasip olamaması için Allah’ın bu dünyada onlara her istediğini verdiği ve başlarına en küçük bir bela ve musibeti dahi vermediği de belirtilmektedir. Bundan her zaman Allah’a (c.c.) sığınmak gerekir.

Her türlü bela ve musibet sabırla karşılanıp tövbeye ve Allah’a (c.c.) dönmeye vesile olursa geçmiş günahları sevaba çevireceği gibi bela ve musibetlerle yaşanan acı ve kayıpları da büyük birer ibadete dönüştürür. Allah gübreden güzel kokan çiçekler bitirendir. Yeter ki insan bela ve musibetten ders almasını bilsin. “Ancak şu var ki tövbe edip iman edenler ve güzel işler yapanlar, bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara dönüştürecektir. Çünkü Allah Gafûr (günahları affeden), Rahîm’dir (müminleri esirgeyendir). Kim tövbe edip güzel işler yaparsa gereğince tövbe eden odur işte (Furkan suresi, 70-71).”

Gönül almak sosyal hayatımızda da temel amaç olmalıdır. İnsanlarla ilişkilerdeki amacımız bu olursa Allah (c.c.) uygun fırsatları yaratır.

Hediye vermek, insanların gönüllerinin çok kolay alınmasını sağlar. Her Müslüman diğer bir Müslüman’a zahmetsizce de hediye verebilir. Bunu o kişinin bilmesine de gerek yoktur. Okunan ayetleri, sureleri hediye etmek bu cinstendir. Kendisine hediye sunulan kişi de farkına varmadan gönlünün alınması ile mukabelede bulunur. Özellikle Allah’ın peygamberlerine ve veli kullarına bu türden hediyeleri çokça sunmak onlardan gelecek manevi hediyelere de zemin hazırlayacaktır.

İnsanlar genellikle ölülere dua ederler ve onlara sure ve ayet okuyarak hediyelerde bulunurlar. Hâlbuki bunlara asıl muhtaç olanlar hayattakilerdir. Bu tür umumi hediye vermelerde ahrete intikal eden mümin ve Müslümanlar yanında şimdi dünyada yaşayan mümin ve Müslümanları da zikretmek hatta kıyamete kadar gelecek tüm mümin ve Müslümanları da kapsamak gerekir. Sevap parçalanarak değil herkese aynı şekilde ilk haliyle verildiği için Allah’ın rahmetini geniş tutmakta her zaman bizler için de büyük yararlar vardır. Bunun yanında duada ve bu tür hediyelerde cinler sınıfındaki mümin ve Müslüman kardeşlerimizi de ilave etmede bir sakınca yoktur. Hatta okunan şeylerin yüzü suyu hürmetine davet ümmetinin de (Müslüman olmayanların, kâfirlerin) hidayeti için dua etmek çok yerinde bir tutumdur. Bilindiği gibi onlara ibadetin sevabı hediye edilmez ama onların hidayete kavuşmaları için sure ve ayetlerle tevessül (dua) edilebilir. Çünkü onlar da peygamberimizin ümmetidirler. Peygamberimizin (s.a.s) ümmet-i icabetini Müslümanlar oluştururken ümmet-i davetini gayri Müslimler meydana getirmektedir.

Bedduadan, beddua gerektirecek işlerden kaçınmak, beddua yapabilecek kişilerden de uzak durmak gerekir. Bunların hepsi büyük bela ve musibetleri davet eder. Hadisle sabittir ki mutlaka da birilerine isabet eder. Beddua eden haksızsa yaptığı beddua mutlaka kendisini bulur. Tövbe etme ve helalleşme dışında da bunu engelleyecek bir güç yoktur.

Peygamberimiz (s.a.s) evinden dışarıya çıktığı zaman şu duayı yaptığı hadislerde geçmektedir: ‘Ya-Rabbim zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım.’ Öyle ya, her ne kadar insanların duasını almak, beddualarından uzak durmak gibi bir amacımız olsa da kader Allah’ın (c.c.) elindedir. Bizleri ağır şeylerle imtihan edebilir. Bu duaya da sığınmak akıl karıdır.

Allah fazl u ikramıyla bizlere sunduğu salih amellerle her birimize rızasını nasip eylesin. Âmin.

Muhsin İyi

Muhsin İyi’nin tarihli yazısı:
Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu (2):Bir Damla
Bir insan bir şeyleri yaparken bunların neye hizmet ettiğini iyi bilmelidir. Çarklar dönüyor ama niçin dönüyor ve neye hizmet ediyor? Bunları iyi bilmek lazım. Yoksa gözü kapalı kimse yol alamaz. Bir müddet böyle gitse bile pek verimli olmaz ve işin sonunu da getiremez. Bu nedenle zikirde de bilinçli olmak gerekiyor. Tamam, zikir Allah (c.c.) rızası için çekilir. Bunun dışında başka bir fayda umulmaz. Bu işin bir yönü. Ama nasıl meyvesiz bir ağaç pek makbul değilse, yani insanlar ağaçları bahçelerine meyveleri için dikerlerse zikrin de nefse dönük bazı beklentileri vardır. Zikir nefis ağacını büyütür, yeşertir, meyvelendirir. Kendisine, topluma zararlı durumda olan insanı olgunlaştırır. Nefsi emmareyi nefs-i kâmile düzeyine çıkartır. Yoksa yüce Allah’ın (c.c.) hiçbir ibadete ihtiyacı yoktur. İbadetler insanlara dünya ve ahret hayatları için yarar sağlarlar. Kısacası zikir Allah (c.c.) rızası için çekilir ama yüce Allah bu ibadeti yapanları da nefsin güzel karakterleri ile ödüllendirir.

Zikir nefse nasıl tesir eder? Biliyoruz ki nefsin makamları vardır: Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiyye, mardiyye, kâmile.

Elimde bir zamanlar Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin (k.s.) ‘Marifetnamesi’ vardı. Bir arkadaşım eline aldı. Şöyle bir ‘İçindekiler’ kısmına baktı. Dedi ki, ‘Veli olmak için bu nefis basamaklarını aşmak mı gerekiyor?’ ‘ Evet,’ dedim. ‘O zaman bana kısaca anlatır mısın?’ dedi. Ben de birer cümle ile aşağı yukarı şunları söyledim: İşte, emmare nefis her türlü kötülüğü işleyebilecek bir türdedir. İslami ölçüleri olmayan kişiler genellikle bu gruba girerler. Levvame nefsin en temel özelliği tövbe etmiş olması, Allah’ın emir ve yasaklar çizgisine riayet etmesi. Mülhimede nefis tövbe nimeti yanında züht, takva gibi zinetlere de sahiptir. Artık Allah’tan (c.c.) ilham alacak olgunluğa erimiştir. Mutmainne olmuş nefsin en görünen özelliği Allah’a tevekkül etmesidir. Radiyyede nefis Allah’tan razı olur. Marziyye ise Allah’ın (c.c.) insandan razı olduğu bir makamdır. Kamilede ise nefis Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmış, her türlü üstün ahlak ve faziletleri kendisine huy olmuş durumdadır. Arkadaşım küçümser bir eda ile ‘Hepsi bu kadar mı? O zaman ben bir günde bütün bu nefis makamlarını aşarım.’ dedi. Elbette, insan zihin jimnastiği ile veya hayal dünyasında birkaç dakikada uzayın derinliklerine de gidip gelebilir. Ama gerçekte bu iş o kadar kolay ve çabuk gerçekleşmez. Çünkü nefis kolay kolay değişmez. Düşüncelerle nefis makamları aşılmaz. Nefis yaşantıyla değişebilir. Bu da çok uzun bir zamanı ve çalışmayı alır. Baksanıza insanlar bir suç işlediklerinde onlara nasihat edilmemekte, nefislerinin anlayacağı dille eğitilmektedirler. Bunun için belli bir süre bazı nimetlerden mahrum bırakılarak cezaevlerine konulmaktadırlar.

Nefsi adam etmek kolay değildir. Halvetiyye tarikatında pek zikre değer verilmezdi. Adı üstünde onlar halvete (yalnız başına kalmaya, bırakılmaya) değer verirlerdi. Bunun için müritleri sık sık halvete alırlardı. Kırk günlük halvetlere çile (erbain) de denir. Bu halvetler genellikle oruçla, zikirle, murakabe ile geçirilirdi. Bu böyle seneleri alırdı. Seneler sonra bazıları bir bakarlardı geriye, masallardaki söyleyişteki gibi ‘bir arpa boyu yol almış’ olurlardı. Yani nefisleri pek değişmemiş olurdu.

İmam-ı Rabbaniye göre nefsin değişmesi demek, usul-i aşeredeki hususları nefse karakter olarak yerleştirmek demektir. Nefis ancak bu yolla makam kazanabilir, yükselebilir. Usul-i aşeredeki hususlar ise şunlardır: Tövbe, züht (Dünyadan gönlünü çekmek), uzlet (Allah’la baş başa kalmak), kanaat (Eldekiyle yetinmek, şükür), tevekkül (Elinden geldiğini yaptıktan sonra işleri ve sonuçları Allah’a bırakmak, kaygılanmamak), daimi zikir hali, Hakk’a teveccüh (Her hususta Allah’a yönelmek), sabır, murakabe (Daima Allah’ın kendisinin yanında olduğunu, kendisini gözetlediği varsaymak), rıza (Allah’tan razı olmak).

Tabii bu usuli aşeredeki hususlar nefis makamlarında kendilerini gösterirler. Nefs-i emmarede bunlardan hiç birisi yoktur. Burada insan insanlıktan çıkar. Genellikle bir hayvana benzer. Çünkü nefis işlediği günahlarla veya kötü huylarla hayvanlaşmıştır. Bu makamdaki nefis sahibi yaşlandıkça o hayvana daha çok benzemeye başlar. Bu hem sireten (huy, ahlak) hem sureten böyledir. Dikkatli bir göz bunu hemen yakalayabilir. Şayet bu durumda ölürse ahrette ilgili hayvana benzer bir surette haşr olacağı hadis-i şeriflerde geçmektedir. Nefs-i levvamede tövbe belirgin bir ahlaki unsur olarak kendisini gösterir. Diğer hususlar ise biraz cılız olarak vardır. Nefs-i mülhimede tövbenin yanında züht, kanaat, uzlet birer ahlaki karakter olarak belirginlik kazanmıştır. Diğer hususlar ise levvvame nefse göre biraz ileri derecede olsa da henüz tam kıvama ulaşamamıştır. Nefs-i mutmainnede ise tövbe, züht, kanaat, uzlet, daimi zikir yanında tevekkül bir elbise gibi kişinin ruhaniyetinde belirgin hale gelmişlerdir. Diğer ahlaki vasıflar da yavaş yavaş güçlenmeye, kendisini göstermeye başlamıştır. Raziyye de ise usuli aşere aşağı yukarı tamamen kişinin ruhaniyetinde bir hal olarak kendisini göstermiştir. Marziyye ve kamilede bunlar tamamen yerleşmiş, derinleşmiş ve nefsin ayrılmaz parçaları, karakter unsurları haline gelmişlerdir.

Gerçekten bu usuli aşere nimetleri ruhani bir elbise gibidir. Müslüman’ı güzelleştirir. Ona imrenecek bir suret ve siret katarlar. Bazılarında biri ikisi belirgin olunca hemen bu ruhaniyet kendisini göstermeye başlar. Sayıları arttıkça ve belirginlik kazandıkça bu manada daha bir açıklıkla okunurlar ve o kişiyi daha bir güzelleştirirler. İnsanlar böyle kişilerden etkilenirler ama neden etkilendiğini pek bilmezler.

Mücadele suresinin son ayetinde müminlerden velev ki yakınları da olsa Allah’a (c.c.) ve peygamberine (s.a.s) düşmanlık gösterenlere dostluk kurmayanları yüce Allah (c.c.) övdükten sonra onları bir ruh ile destekleyeceğini buyuruyor. Ben buradaki ruh kelimesini kişilerin nefislerini güzelleştirirken üzerlerindeki ruhani elbise olarak anlamaktayım. Bu ruhani elbise de usuli aşeredeki nimetler olsa gerektir.

Peki, bir insan Nakşibendiyye tarikatına mensupsa ne olacak? Zira Nakşibendiyye tarikatı Halvetiyye tarikatı gibi değil. Onlar ne halvet yaparlar ne de pek nafile oruçları tutarlar. Nefsi pek sıkmazlar. Sadece zikir çekerler. Önce kalp zikri. Kalp harekete geçtiği zaman letaif zikrine geçerler. Letaifler zikirle harekete geçtiği zaman nefy ü ispat zikrine sıra gelir. Tamam da, bu zikirlerle nefsin ne ilgisi vardır? İşte ben bu yazıyı bunun için yazdım. Yazının başında da bu noktayı ima eden sorular sormuştum. Ama tabii buraya kadar bir girişten sonra ancak başa dönebildik. Zira konuya yabancı kişilere bu konuda az çok bir malumat vermek gerekiyordu.

Elbette zikir Allah rızası için çekilir ama zikrin nefse dönük yararları da olduğu kuşkusuzdur. Daha doğrusu nasıl ağaç meyve veriyorsa zikrin meyveleri de nefiste meydana getirdiği değişimdir. Bu değişimlere nefis makamları dendiğini nefsin de bu değişimleri usuli aşerede belirtilen ahlaki karakterleri kazanarak elde ettiğini belittik. Evet, bir Nakşibendiyye tarikatındaki mürit nasıl gizli zikirle bu değişimi nefsinde gerçekleştirmektedir? Yani elindeki tespihi kalbinin veya letaif noktalarının üzerimde tutup ‘Allah Allah’ diye zikrederken içinde, nefsinde nasıl bir değişim olmakta, süreç nasıl işlemektedir? Kalp ve letaif noktaları ile nefsin nasıl bir ilgisi vardır? Dahası zikrin nefis makamları üzerindeki tesiri nasıl gerçekleşmektedir?

Kalp ve letaif noktaları ruhun adeta duyu organları mesabesindedirler. Dahası ruh bu noktalarda zikirle işlemeye, çalışmaya başladığında gelişmekte, bu sayede nefis de makam kazanmaktadır. Yani kalp ve letaif noktaları ile nefsin doğrudan bir ilgisi bulunmaktadır. Kalp ve letaif noktaları zikirle çalışmaya, işlemeye başladığında ortaya nur ve feyz çıkmaktadır. Bunlar ruhu beslemektedirler. Ruh olgunlaştıkça önce nefsin ve şeytanların boyunduruğundan kurtulmakta, sonra da nefsi kendisine benzetmeye başlamaktadır.

İşte nefis makamları ve usuli aşere o zaman gündeme gelmektedir. Demek ki ruh zikirle yani feyz ve nurla olgunlaşırken nefis de bu nefis makamlarını, daha doğrusu usuli aşeredeki ahlaki umdeleri kazanmaktadır. Ekmeğin enerjiye veya yağa dönüşmesi gibi bir durum.

Nur ve feyzde ilahi bir ikram olarak usuli aşereyi oluşturacak ahlaki veya karakter özelliklerinin tohumları mevcuttur. Çünkü bunlar zikirle ortaya çıkmaktadırlar. Dolayısıyla nur ve feyz yüce Allah’tan (c.c.) birer hediye olarak bu ahlaki karakter ve özelliklerle ruhu beslemektedirler. Sonra da bunlar ruhtan tıpkı aynadaki görüntü gibi nefse yansımakta, orada boy göstermekte, yerleşmektedir. Tabii nefsin değişimi uzun bir zamanı aldığı ve bu yansımanın nefse adam akıllı etkisi için yoğun çalışma ve çok emek harcamak gerekmektedir. Ömrü zikirle yoğurmak icap etmektedir. Bu da ancak sabredenler için bir nasip meselesi olmaktadır.

Ben uzun senelerdir kalp ve letaif noktaları üzerinde kendimi deneye tabi tuttum. Deneyimlerimi de burada paylaşmak istiyordum.

Bilindiği üzere başlıca letaif noktaları şunlardır: Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. Ayrıca iki kaş arasında bulunan nefis, kafanın üst kısmında bulunan letaif-i küll.

Kalp sol memenin dört parmak kadar altında, ruh (Bu, terminolojide bildiğimiz ruhtan farklıdır, sadece aralarında isim benzerliği vardır. Ruhun manevi bir organıdır. Kendisi değildir.) sağ memenin dört parmak kadar altında, sır sol memenin iki parmak kadar üstünde, hafi sağ memenin iki parmak kadar üstünde, ahfa boğazın altındaki çukurundan iki parmak kadar aşağıda bulunur.

Tespih ilgili letaif noktasında tutulup zikir çekildiğinde letaif noktası birkaç ay içerisinde çalışmaya başlar. Tabii bu işin yalnız başına değil de yolu bilen birisi ile, yani mürşid-i kamille yapılması daha doğrudur. Zira nefis ve şeytanlar insanları hayırlı işlerde olmadık yollara sokabilirler. Onları helak edebilirler.

Kalp ilahi tecelligahın ve huzurun merkezidir. Huzur derken bizdeki göz nasıl görürse bu kalp de öyle bir işleve sahiptir. Yani iyi çalışırsa kişi ibadetlerde ilahi huzuru bulabilir. Allah karşısında ibadet ediyormuşçasına bir meleke kazanabilir. Dinde buna ihsan hali, murakabe de denir. Uzun bir süre zikirde sadece kalp üzerinde durunca bu hali yaşadım ve anladım ki huzur hali zihinsel bir süreç değil, ruhun kalp ayağı ile sunulan bir nimettir. Bir de tabii bu letaifin dünyaya bakan ciheti vardır. Gerçekten tek kelime ile ifade edersek, kalp zikri kelimenin tam anlamıyla insana bir ‘huzur’ bahşediyor. İnsan huzuru yaşıyor kalp letaifini çalıştırdığı zaman.

Ruh letaifi ilahi aşkın ve sevginin merkezi. Uzun bir süre ruh letaifi üzerinde çalışınca garip bazı haller yaşamaya başladım. Hani çocukken meyvelerin, çiçeklerin, kuşların başka başka anlamları, daha doğrusu insanı yaşama, sevince, aşka boğan güzellikleri vardı. Birden dünyam değişti. Onları yeniden yaşamaya başladım. Her şeyde bir sevgi, aşk anlamı görülmeye, sezilmeye başladı. Ailemdeki fertler de bundan hisse aldılar. O zaman anladım ki, ruhun sevgi ve aşk çağlayanı bir gözlük gibi üzerimde bu ruh letaifinin çalışması ile geçmiş durumda. Allah Allah mutluluğun anahtarı burada, insanlar ilaçlara, uyuşturuculara, alkole koşuyorlar. Ama kime ne kadar anlatabilirim ve yararlı olabilirim?

Sır letaifi vahdaniyetin merkezi. Her şeyde Allah’ın elini görme… Kuşku ve kaygılardan uzaklaşma… Tevekkülü ve tefekkürü bir hal olarak yaşama… Nefsin mutmainne makamına kavuşmada en çok yararlanılan letaif merkezi.

Hafi letaifi istiğrak makamı. Nasıl suya girdiğinizde kendinizi koyverirseniz ve sonra rahatlarsanız, bu letaif noktası da zikirle çalıştırıldığı zaman öyle bir hal zuhur ediyor. Allah’tan razı olmak gibi bir duygu sizi bürüyor, sarıyor. Bir rahmet denizine gark oluyormuş gibi bir duygu yaşıyorsunuz. Çok hoş bir duygu. Rıza hali insanı çok rahatlatıyor. Varoluş kaygılarınızı yok ediyor.

Ahfa ise izmihlal merkezi. İzmihlal yok olma hali. Fena hali, yani tasavvufta yaygın kullanılan tabiriyle. Kendimi uzun süre ahfaya kaptırdım. Daha doğrusu niye bunun halini yaşayamadım diye bayağı bu letaif üzerinde zikir çektim. Hâlbuki fena hallerini bayağı derinden yaşadığım halde kendimde olamadım. Daha doğrusu yaşadığım hal ile bu letaif noktası arasında bağ kurmayı uzun süre unuttum. Sonra epey bir zaman geçince, yaklaşık dört beş ay kadar zaman sonra meseleyi kavradım. Anladım ki, bu letaif noktası bir kopuş yeri. Fena halinin başlangıcı buradan başlıyor. Gerçekten insan özel bir duygu ile kendisini dünyadan ve yaşamdan çekiyor. Ama bunun ayırdında olamıyor veya bunu geç fark ediyor. Adeta kendisi gölge mesabesine geliyor. Bu sırada bütün letaif noktaları azami derecede çalışıyor. Nur ve feyze gark oluyor. Bu da onu manevi olarak ilerletiyor. Çünkü yukarıda anlattığımız süreç hız kazanıyor. Ruh, nur ve feyze gark olunca güçleniyor. Vücut ülkesinde hâkim duruma geçmeye başlıyor. Nefis ruha benzeyerek makamlar, yüksek karakterler kazanıyor. Çarklar böylece işliyor.

Bu arada şunları çok düşündüm: Türkiye’de üniversitelerde tasavvuf kürsüleri var. Ama tasavvufla alakaları sadece tarih açısından. Kalbin ve letaif noktalarının bu anlamları tasavvuf kitaplarında kısaca, adeta birer kelime ile yazılıdır. Benim gibi kişiler bunları hemen tecrübe edebilirler. Yaşayabilirler de. O zaman ruh sağlıklarının ne kadar ellerinin altında olduğunu da kavrayabilirler. Kalp ve letaif noktaları ile ruh sağlığı arasındaki yakın ilginin farkına varabilirler. Ruh doktorları tasavvufun bu sırlarla ve mucizelerle dolu kalp ve letaif noktalarına ne zaman eğilecekler? Ruhun duyu organları mesabesindeki bu organlardan insanlar ne zaman tam anlamıyla şifa yoluna gidecekler? Bu konular bilim adamlarının titiz çalışmaları ile ne zaman tatmin edilecek bir şekilde açıklığa kavuşacak? Bunlar şimdilik karanlık bir caddede kalan sorular. Kimsenin de öyle kolay kolay cevaplandıramayacağı ağırlığa sahipler.

Yıllardan beri uzun zaman miğren ağrıları çektim. Nedenini bilemediğim baş ağrıları. İlaçla geçmeyen. Şimdi başladı mı hemen kafa üzerinde ya abdestli olarak bir Kuran-ı Kerim bulunduruyorum, ya da kafanın üzerinde tespihi tutarak hızla içimden ‘Allah Allah’ diye zikre geçiyorum. Yarım saatte işi bitiyor. Eskiden gün boyu, hatta günlerce adeta delirirdim bu ağrılardan. Derdi veren Allah elbette şifayı da veriyor çok şükür…

Allah (c.c.) zikriyle bizleri rızasına erdirsin. Âmin.

Muhsin İYİ

 

EK: 1

muhsin iyi – tarihli yorum: Edit (2)

Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu (2)
Öncelikle manevi yolculukta yola çıkacak kişilerin ‘hal’ ve ‘makam’ kavramlarını iyi bilmesi gerekir. Nakşibendiyye tarikatının temeli kalp ve letaif zikirlerine dayanır. Bu zikirler sırasında çeşitli ‘hal’ler yaşanır. Cezbe ve vecd eksik olmaz. Cezbe ve vecdin yüzlerce farklı çeşidi vardır. Onun için ben niçin başkaları gibi cezbe ve vecde gelemiyorum, diye kimse üzülmesin ve bunu kendisine dert edinmesin. Bu yola girmişse bu konuda mutlaka bir hissesi vardır. Fakat kendisi bunun bilincinde değildir. Yaşadığı cezbe ve vecd halleri başkasına benzemiyordur sadece. Cezbe ve vecdin ayırıcı özelliği zikir ve rabıta sırasında yaşanan duygusal ve coşkusal hallerdir. Bunlar makama işaret etmezler. Sadece zikri ve rabıtayı kolay ve zevkle yapabilmek için sunulan manevi hediyelerdir. Hallerdir.

Bir arkadaşım her gece ağladığını, kalbinin daima ilahi huzurda olduğunu anlatıyordu. Bununla üstün makamlar kazanıp kazanmadığını benden sordu. ‘Yani,’ dedim, ‘evliya olduğunu mu düşünüyorsun?’ Hâlbuki yaşadığı şeyler, kalp letaifinin halleri idi. Daha letaif zikrine geçmediği gibi bunun ilerisinde daha pek çok değişik halleri yaşayacağını, bunların da manevi makamlar karşısında hiçbir mana ifade etmediğini bilmiyordu. Gerçekten insanlar bu konuda o kadar cahiller ki… İşin iç yüzünü bilmiyorlar. Tabii bir de şeytanların onlara attırdığı taklaların farkında değiller. Şeytanlar bakarlar ki, bir insan bütün günahlara samimi bir şekilde tövbe etmişse, bu sefer ona başka türde vesveseler veremeye başlarlar. Çünkü bu tövbe işine canları sıkıldığı için kendilerine eğlence ararlar. Vesveseleri de genellikle şu konu etrafında toplanır: İşte sen büyük makamlara kazandın. Bu yolda veli oldun gibi. Tabii sofi bu tür vesveseler nefsi okşadığı için buna kanar. Bunlara inanmaya başlar. Kapıldığı gurur ve ucub (kendini büyük görme, beğenme) duygusuyla başkalarını küçük görmeye ve kendisini övmeye başlar. Şeytanlar sofiye atlattıkları bu taklalarla kıçlarıyla gülüp eğlenirler. Yani manevi yola giren bir azınlıkta değil genellikle herkeste olan temel sorun budur.

Manevi yolculuğa koyulup bir iki hal yaşayınca insanlar kendilerinde bir büyüklük görüyorlar, ermiş oldukları düşünüyorlar, daha da kötüsü nefislerini adam yaptıklarını sanıyorlar. Hâlbuki zikri ve rabıtayı bıraksalar bütün bunların kısa bir zamanda sabun köpüğü gibi söndüklerini göreceklerdir. Eskisinden de beter duruma düşeceklerdir.

Birinci yazımızda şunu ifade ettik: İnsan ahfa letaifi üzerinde zikir çekince fena hallerini yaşamakta. Fakat bu bir haldir. Fenafillâh değildir. Fenafillâh halini yaşaması için nefsin mutmainne makamında olması gerekir.

Nakşibendiyye tarikatındaki bir kişi seyr ü sülüğunu bitirse bile, daha somut konuşmak gerekirse kalp ve letaif noktalarındaki nurları müşahede etse bile, nefsi daha henüz levvamededir. Yani daha yolun başındadır. İş asıl bu nurları müşahede ettikten sonra zikir, rabıta, murakabe ile bunu nefisle yoğurmaktadır. Bu da seneleri almaktadır. Her nefis makamında elli bin perde olduğu söylenmektedir. Bunları tek tek aşmak kolay değildir.

Bazı kişiler övünerek ‘Biz kelime-i tevhit ve nefy ü ispat çekiyoruz.’ diyorlar. ‘Murakabe dersleri alıyoruz.’ diye şişiyorlar. ‘Nurları müşahede ettiniz mi?’ diye soruyoruz. ‘Yok!’ diyorlar. Tamam, şeyhiniz sizlere himmet etmiş, çok şeyi kendi üzerine almış, ama siz gerçekte letaif zikrindesiniz, bununla nurları kolay bir yolla müşahede etmeniz için size bir güzellik yapmış, ama sizden yeterli gayret olmayınca bu himmet bir işe yaramaz.’ diye nasihat ediyoruz ama onlar bu tür büyüklenmelerinden pek fedakârlık yapmıyorlar. Nurları bazı kişilerin müşahede etmeden de yüksek nefis makamlarına geçebileceğini sanıyorlar. Hâlbuki Nakşibendiyye tarikatında nurları açıkça müşahede etmedikçe nefis makamlarını aşmaları mümkün değildir.

Nakşibendiyye tarikatı diğer tarikatların sonda ulaştığı halleri başta yaşatır. Yani kalp ve letaif halleri, nurları diğer tarikatlarda sonda kendisini gösterir. Diğer tarikatlar tabiriyle kastettiğimiz tarikatlar, manevi yolculukta nefisle mücadeleyi temel alan Halvetiyye tarikatı ve onun gibilerdir. Nakşibendiyye tarikatında seyrü süluk neticesinde kalp ve letaif halleri yaşandıktan, nurlar görüldükten sonra elde edilen sonuçların hepsi birer haldir. Zikir, rabıta, murakabe kesildiği anda müthiş bir geriye dönme süreci hemen baş gösterir. Kişi nefs-i emmareye kadar düşebilir. Çünkü tövbe ile bir mürşid-i kâmilin elini tutan kişi her ne kadar nefs-i levvamede kabul edilse de aslında nefs-i emmare ile nefs-i levvame arasındadır. Levvame nefsin mülk olması için bütün perdelerinin aşılması gerekiyor. Ama nefis makamlarını kat ederek yükselen diğer tarikatlarda bu durum görülmez. Yani nefis makamından aşağı kolay kolay inilemez. Daha doğrusu en az mutmainneye ulaşan bir kişide bu durum, yani geriye dönme pek gerçekleşmez. Çünkü haller her an değişebilir ama nefis makamları kolay kolay elden çıkmaz. Onun için bu manevi yolda önemli olan usuli aşereye dikkat ederek nefis makamlarını aşmaktadır. Hallere itibar etmemek, değer vermemektir.

Nefis sabrı belli bir derecede öğrendi diyelim. O derecesini olaylar karşısında kullanmada kimse önüne geçemez. Engelleyemez de. Nefis sabrı hiçbir zaman da unutmaz. Kafamızdaki sabırla ilgili bilgiler yok olabilir ama nefis böyle değildir. Onun için nefse sabır talimini yapmak gerekiyor.

Nakşibendiyye tarikatında nefy ü ispat zikrinin ve murakabelerin temel işlevi kalp ve letaif hallerini diri ve canlı tutmak, buralarda ortaya çıkan nurları belirginleştirmek ve söndürmemektir. Çünkü gerek nefy ü ispat gerekse murakabeler nefsin ve şeytanların belini kırarlar. Nurun ve feyzin önünü açarlar. Bu açıdan nefy ü ispat zikri arabanın motoru gibi bir öneme sahiptir. Bu zikirde özellikle soluk kesmeler, nefsin letaifler üzerindeki engelleyici baskısını ortadan kaldırdığı gibi letaiflerin nurlarının belirginleşmesini önlemeye çalışan şeytanları da etkisiz hale getirirler. Bu açıdan bu zikre çok önem vermek gerekir. Özellikle vahdaniyet murakabesi de nefy ü ispat gibi bir işleve sahiptir. Onu da daimi bir hal haline getirmek lazım gelir.

Sofi nefy ü ispat ve murakabe dersleri de alsa günlük beş bin kalp zikrini asla ihmal etmemeli, ayrıca bazı günlerde letaiflerini de diri tutmak ve geliştirmek için sayısız zikirle tespihi onların üzerinde gezdirmelidir. Şayet bu noktalarda şeytanların açıkça engelleyici hücumlarını şahit olursa tespihle zikir yapma sırasında bu noktalarda küçük bir Kuran-ı Kerim de bulundurması büyük yararlar sağlayacaktır.

Elbette hiç kimse yerinde durmuyordur. Kişi sofiyse, az da olsa zikri ve rabıtası varsa, o yine ilerliyordur. Ama bu ilerleme nefis makamlarında değil kalp ve letaif hallerindedir. Bu adam akıllı tamam olduktan sonra, ki bu da letaif noktalarında nurların belli olup sofinin nurunun artmasıyla kesinleşir. Ondan sonra nefis makamlarını aşmaya sıra gelir. Bu nurlarla nefis makamları tek tek aşılır. Çünkü bu nurlarda ilk makalemizde belirttiğimiz usuli aşerenin hammaddeleri vardır. Bunlarla nefis yoğrulduktan sonra yavaş yavaş değişmeye başlar. Kısacası Nakşibendiyye tarikatında kişi kalp ve letaif noktalarında nurları görüp üzerindeki nuru artırma sürecinde iken yaşadığı bütün her şey haldir. Yani bunlar elinden her an kayıp gidebilir. Değişebilir. İlgili kişi ise henüz nefs-i levvamededir.

Elbette Halvetiyye tarikatında durum farklı olmakta. Onlar kalp ve letaif noktalarına eğilmiyorlar. Nefsi direk değiştirmek için mücahede ve riyazat yoluna koyuluyorlar. Halvet, oruç, hizmet gibi yollarla nefsin makam kazanmasına çalışıyorlar. Elbette bu yol çok zordur. Çoğu insanın bu nefis makamlarını tamamlamaya ömürleri yetmez. Ama nefisleri mutmainneye geldiğinde ancak kalbin kırmızı nurunu görebiliyorlar. Tabii bu seviyeye gelmek de çok uzun yılları almaktadır.

Nefis makamları kazanıldığında insana mülk olur. Haller ise gelip geçicidir. Buna göre bir Halveti sofisi nefsin mutmainne makamına erişip kırmızı nuru gördüğünde bu nimet kolay kolay elinden alınmaz. Ama bir Nakşibendiyye sofisi bütün letaif noktalarındaki nurları görse de şayet zikrinde ve rabıtasında bir gevşeklik söz konusu olursa çok büyük bir düşüş yaşar. Şeytan musallatları genellikle bu noktada yaşanır. Yani sofi daima ileri gidecek. Derslerini yaptığı gibi boş vakitlerinde de nafile ibadetlere önem verecek. Nurunu ve feyzini artırmaya çalışacak.

‘Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. (Zuhruf suresi, 36).’ ayetinde şeytan musallatlarının umumi bir kanunu verilmiştir. Yani kişi zikir nimetine eriyor. İleri gideceğine nefsine uyuyor. Dersi bırakıyor. Şeytanlar atağa kalkıp sofiyi zikirden bezdirmek ve bu yolu engellemek için musallat oluyorlar. Tıpkı ülkesinin savunmasında ihmalkâr olan bir devlete düşmanlarının savaş açması gibi. Hâlbuki savunmaya büyük bir kaynak ve güç ayıran devletlere kimse kolay kolay savaş açamaz.

Bunu övünmek için anlatmıyoruz, başkalarına ibret olsun diye söylüyoruz: Şükürler olsun Allah’ın lutf u ihsanıyla, sadatların himmetiyle letaiflerdeki bütün nurları müşahede ettiğimiz bir zamanda (beş altı yıl kadar önce) üzülerek söylemek gerekirse ayaklarımız yere pek basmıyordu. Gurur kibir, ucub içerisindeydik. Hiç unutmam üç arkadaş bir iş için gittiğimiz şehrin otel odasında uyurken ben yatakta benden neş’et eden rengârenk nurları seyrederek ‘Vah zavallılar, nefislerinin karanlığında uyuyan bir şunlara bak, bir de bana sunulan şu nimete bak, vah nasipsizler…’ diye içimde bir büyüklenme hissettim. Tabii nefsi levvamede olan bir kişiden başka ne beklenebilir?.. Biraz gevşedik. Çünkü gurur, kibir, ucub ibadetteki ihlâsı, zevki alır. İbadetin miktarını da düşürür. Derken fırsat kollayan şeytanların hücumlarına uğradık. Aklımız başımıza geldi. Tabii toparlanmak kolay değil. Nefis hem ahmaktır hem de inatçıdır. Hatasını anlamak istemez. Şükür, o vartaları atlattık. Tabii bu da Allah’ın (c.c.) dilemesi, lutf u ihsanıyla, sadatların himmetiyle zikir, rabıta, murakabe ile kalp ve letaif noktalarını daha iyi çalıştırıp nur ve feyzi artırmakla oldu. Zaten bunun dışında başka bir yol yoktur.

Nur ve feyz şeytanlara karşı silah gibidir. Bunun dışında başka bir yolla onlarla mücadele etmek mümkün değildir. Pek çok sofi benim yaşadığım duruma düşüyor. Şeyhinden medet bekliyor. Derslerinde ihmalkârlığını görmüyor. Vesveselerinde boğulup kalıyor. Bela ve musibet yüce Allah’tan gelir. Aslında bu şeytan musallatları da Allah’tan (c.c.) gelen büyük bir nimettir. Tabii anlayana. Çünkü nur ve feyzi artırmada bir kamçıdır şeytan musallatları. Öyle bir kamçı ki ancak yiyen bilir…. Ama nefis ona buna içerler, kızar, öfkelenir. İster ki zahmetsizce, bir gayret sarf etmeden üzerinden bu yük kaldırılsın. Hâlbuki yüce Allah (c.c.) insanı çok üstün olarak yaratmıştır. Onun için Hz. Âdem’i (a.s) yarattıktan sonra meleklere ve şeytana ona secde etmesini emretmiştir. Şeytan hasedinden bu emri yerine getirmemiştir. İnsanın üstünlüğü ilahi nefhaya (ruha) sahip olmasıyladır. Bakara suresinde bu konu ile ilgili ayet-i kerimeleri okursanız konuya vakıf olursunuz (bk. Bakara suresi, 30-38). Yani kalp ve letaifler bu ilahi nefhanın (ruhun) manevi organlarıdır. Onlar çalışınca ortaya çıkan nur şeytanları kahrediyor. Hasetlerinden kudurtuyor. Çünkü manevi yolculuğa çıkmış bir insana tahammülleri yok. Bu insan kalbini ve letaiflerini çalıştıracak, sonra da ilerde nefis makamlarını kazanacak, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanacak, bütün bunlardan sonra insanları Allah’ın (c.c.) dinine davet edecek… Şeytanlar buna çıldırıyorlar. Ama ne yapsınlar? Sonuçta onları da yüce Allah (c.c.) yarattı. Ama asla insanları onlara oyuncak olsun diye yaratmadı. Hz. Âdem’in (a.s) kişiliğinde sunulan secde nimeti insan-ı kâmilin makamına da işarettir. İnsan-ı kâmilin himmeti ile pek çok şeytan hidayete geliyor. Çünkü şeytanın mensubu bulunduğu cinler de bizler gibi imtihandalar.

Kısacası insanlardaki şeytan musallatına dair fobiyi bir türlü anlayamıyorum. Bir de şeytan musallatına maruz kalıp da zikri, rabıtayı azaltan veya terk eden sofilere ne diyeceğimi bilemiyorum. Bazıları aman bana şeytan musallat olmasın diye az bir zikirle yetiniyorlar. Bu yüzden hiçbir zikri çekmeyen insanların varlığından da haberdarım. Ben gayr-i ihtiyari bunların saflıklarına gülüyorum. Yani şeytanlar musallat olsa ne olacak? Seni öldüremezler, buna güçleri yetmez. Ancak sinirleri sıkma teknikleri ile biraz oranı buranı hafiften rahatsız ederler. Ama nur ve feyzini artırma yolu ile onları gün be gün yenmeye, bu sıkıntıları ortadan kaldırmaya doğru yürüyüşün zevki hiç bir şeye benzemez. Peygamberimiz (s.a.s) nefis ve şeytanlarla yapılan bu savaşa ‘büyük cihat’ demiştir. Bunun mükâfatı da ona göre büyüktür. Ayrıca zaferin zevkini tatmayan da bilemez. Yüce Allah (c.c.) insanı çok üstün yaratmıştır. Bunun kadrini bilmeyip de onlara yenik düşenlere, onlardan korkanlara yazıklar olsun!

Konu gayr-i ihtiyari hiç hesapta olmayan bir noktaya kaydı. Ben de bu noktadan bir türlü çıkamadım. Yazılanları nedense silmek istemedim. Şimdi konuyu mecrasına koymak gerekiyor.

Evet, bu kalp ve letaif nurlarına ulaşamayan insanlar kendilerinde bir eksiklik mi hissetsinler? Onlara bir aşağılık kompleksi mi sundum? Gerçekten tüm samimiyetimle söylüyorum. Bu kalp ve letaif halleri gibi bunların nurları da bu manevi yolculukta nefis makamları karşısında bir hiçtir. Ahrette de bunlardan hesaba çekilmeyeceğiz. Önemli olan usuli aşeredeki hususlara ulaşmaktır. Bunlarla nefsi süslemektir. Çünkü ancak bunlar nefsi adam eder. Elbette düşünce egzersizleri ile kitaplar okuyarak usuli aşeredeki hususları nefse kazandıramayız. Ama bu yolda bilgi edinmeyi de küçük görmemeliyiz. Her ne kadar nefsimiz bu bilgilerle değişmese de bu konuda bilinçli olmak insana çok şey kazandırmaktadır. Bilinçli insan ara sıra yaptıklarını, ettiklerini muhasebe etme imkânına sahip olur. Pişmanlık ve tövbe halleri ile bunları sevaba çevirir. Bir dahaki sefere daha dikkatli olur. Aynı hataya düşmemek için nefsini biraz zorlar. Bunlar, bu konuda bilgisiz insanda olmayan nimetlerdir.

Usuli aşeredeki sabra değinerek konuyu örnekleyelim. Genel af dönemlerinde gazetelerde çok sık okuruz. Suç işleyen kişiler böyle bir afla salıverilince hemen gene aynı suçları işleyip tekrar hapse düşüyorlar. Şuna eminim ki, o kişiler hapiste iken kendilerini muhasebe etmişlerdir. Yani hapiste pek çok şeyden mahrum oldukları için içlerinde bir pişmanlık duyup bir daha o işleri yapmama konusunda bir niyet şu veya bu ölçekte içlerinde doğmuştur veya geçmiştir. Lakin bu hal bir kısmına tövbe-i nasuh sağlarken bir kısmında ise maalesef gerçek tövbeye ulaşamamıştır. Ama şu bir gerçek ki hapis hayatında sabırdan hisse almayan kişi olmamıştır. Şu veya bu oranda. Herkeste niceliği farklı da olsa hapse düşen bir insan mutlaka sabır kavramını nefsiyle yaşar. İşte böyle umumi aflardan anlaşılıyor ki, yine de sabır kavramında aldıkları bu hisse bazı kişileri nefislerinin alıştığı günahlara veya suçlara düşmelerini engelleyememektedir. Bunun gibi bizler de nefsin makamlarını iyi bilip ayrıca nefsi adam yapan usuli aşeredeki hususlarda bilinçlenip elimizden geldiğince onun ıslahına çalışmalıyız. Manevi yola giren bir kişi de tıpkı hapiste yatan kişi gibi az veya çok mutlaka usuli aşeredeki hususlardan bir hisse alır. En az bunların kokuları üzerine siner. O açıdan önemli olan şey manevi yolculuğa girmektir. Karınca karınca yola düzülmektir.

Peygamberimiz (s.a.s) ‘Oruç sabrın yarısıdır.’ buyurmuşlardır. Yani oruca devam edersek sabır karakterinin yarısına talip oluruz, diye buyuruyor sevgili peygamberimiz. Şimdi bir Nakşibendiyye sofisi düşünün, bu kişi yıllardan beri nafile oruçlarla beraber yılın en az yarısını oruçla geçiriyor. Elbette bu kişi kalp ve letaif noktalarındaki halleri yaşamasa ve nurları görmese de bu halleri yaşayan ve nurları gören kişiden çok üstün bir nefis makamında bulunacaktır. Sabrı nefsinde karakter olarak belirginleştiren kişi en az mülhimede yer alır. Hâlbuki kalp ve letaif noktalarında nurları gören normal bir Nakşibendiyye sofisi ancak levvame nefistedir.

Hâlbuki bu yola yeni giren bir sofi samimi olarak mürşid-i kâmile tövbe verince (bey’at alınca) nefsi levvamede bulunur. Nurları müşahede edince de gene bu nefis makamında bulunmaktadır. Yani nefsi yaşadığı bütün hal, cezbe, vecd, nurları müşahede halleri ile değişmemiş bulunmaktadır. Ama bu durum makam itibariyledir. Yani nefsi görünüş itibariyle değişmemiştir. Ama içten içe büyük değişimler de dikkati çeker. Çünkü nefsi-i levvamenin binlerce perdesi vardır. Bunların pek çoğu aşılmıştır. Bu itibarla her ne kadar yeni sofi ile eskisi aynı nefis makamında bulunsa da aralarında dağlar kadar fark vardır. Yani ahlakta ikisi bir olmaz. Onun için yeni olanlar eskilerden çok istifade edebilirler. Eğer saygılı olurlarsa.

Bu noktada rabıtaya değinmememiz büyük bir eksiklik olacaktır. Rabıta nur ve feyz kaynağı olan şeyhi düşünmektir. Tabii nurdan ve feyzden haberi olmayan kişiler bunu çok saçma görüyorlar. Rabıta kesinlikle bir ibadet değildir. İbadet Kuran-ı Kerim ve peygamberimizin (s.a.s) sünneti ile kaim olur. Rabıtaya kim ibadet gözüyle bakıyorsa baştan yanılıyordur. Rabıta sevgidir. Bizim sevgiyle bir Allah dostunu düşünmemiz, hayal etmemizdir. Bunu sağa sola çekmeğe lüzum yok. İnsanlar zaten her anlarını bir şeyleri düşünerek ve hayal ederek geçiriyorlar. İşte rabıta bu tabii durumu biraz yapay bir yolla ara sıra kanalize edip mürşid-i kâmili düşünmektir.

Konu ile ilgili tasavvuf kitaplarında şunlar geçer: ‘Rabıta zikirden üstündür. Zikrin ziyası ay ise rabıtanınki güneştir…’ Tabii önceleri ben de bu tür sözleri şaşkınlıkla karşılardım. İçimden bu tür ifadelere itiraz sesleri yükselirdi. Bayağı bu vesveseler beni rabıtaya karşı engelledi de. Ama bu yolda ilerleyince, belli bir seviyeye gelince hakikatin böyle olduğunu bizzat anladık.

Rabıta ruhi bir olay. Yani insanlar ruhu tanımıyorlar. Bilmediklerini de bilmeyince zır cahil oluyorlar. Artık böylelerine de nasihat kar etmiyor. Bozuk plak gibi aynı lakırdıları ediyorlar. Kendilerini çok akıllı, dindar; bizleri de ahmak, Allah’a şirk koşan güruh olarak görüyorlar. Bundan da öte velileri, onların bu tür sözlerini inkâr yoluna gidiyorlar. Bu tür inkâr insanı imanın esaslarında, özellikle peygambere imanda da şüpheye götüreceği için çok tehlikelidir. Hâlbuki manevi yolun yolcusu temiz ve sağlam bir itikat yanında farzlarla, sünnetlerle, nafilerle, müstehaplarla gününün yarısından çoğunu ibadetlere vermezse boşa kürek çeker. Bir şey elde edemez, hiçbir hal de yaşayamaz. Tabii nefis makamları şurada dursun.

Rabıtayı inkâr edenler ruhi olan olgulara karşı çıkıyorlar. Ruhun kanunları aklın ve maddi hayatınkinden çok farklıdır. Bunu anlamak istemiyorlar. Ruh için mekân, zaman diye bir problem yoktur. Bunu insan havsalası kavrayamadığı için rabıtayı anlayamıyor, kıymetini de bilemiyor. Böyle kişilere soruyoruz. ‘Rüyayı kim görüyor?’ ‘Ruh!’ diyorlar. ‘Peki, hak rüyaya inanıyor musunuz?’ ‘İnanıyoruz.’ diyorlar. ‘Hak rüyada kişi önceden bilmediği mekânlara gidiyor, bazı kişileri görüyor. Zaman geliyor bunlar gerçekleşiyor. Bu nasıl oluyor?’ ‘Tabii ki ruhun bağlı olduğu kanunların akıl ve maddenin bağlı olduğu kanunlardan farklı olması ile. Yani ruh için zaman ve mekân kaydı yoktur. Dünyanın bir ucuna, hatta evrenin ötesinde bulunan levh-i mahfuza bir anda gidip gelebilir. Bir insan mürşid-i kâmili düşünüp hayal ettiğinde kalp ve letifleri ile mürşid-i kâmilin sahip olduğu nur ve feyzin gölgesine girer. Bu anında gerçekleşen bir olaydır. Kişi rabıtada hiçbir şey hissetmese de ruhu şeyhinin huzurundadır. Bizim gibi bu konuda ilerlemiş kişilerin yaşadığı hal budur. Biz bunu gözlerimizden daha iyi görüyoruz. Ayrıca hak rüyada nefis devre dışı olduğu için bütün bunlar yaşanabiliyor. Manevi yola giren de nefsini bir miktar günah kirlerinden temizleyip devre dışı bırakarak ruhsal olarak şeyhinden yararlanabiliyor, hatta bu yolda ilerleyen kişiler şeyhlerini rabıtada görüp konuşma imkânlarına da kavuşabiliyorlar. ’

Gerçekten zikri çekerken yaşadığımız haller, yani nurları müşahede ve feyz alma rabıta sırasında daha bir artmaktadır. Tabii bir de şu hadise rabıtayı zikirden üstün kılmaktadır: Zikir sırasında nefsin hissesini gerek bu yazımızda gerekse daha önceki yazımızda yeterince açıkladık sanırım. Rabıta sırasında ise adeta bir karakter transferi olmaktadır. Yani mürşid-i kâmilde en ideal ölçüde bulunan usuli aşere unsurları yavaş yavaş rabıta yapan sofiye yansımaktadır. Tabii bu süreç çok yavaştır. Kolay fark edilmez. Ama zikre göre çok daha bereketlidir. Rabıtanın doğrudan nefse bu tesiridir ki onu zikirden üstün kılmaktadır.

Şunu hiçbir zaman unutmamak lazımdır. Tasavvuf dar bir keçi yoludur. Allah (c.c.) üzerimize farz kılmamıştır. Bu yol, sadece meşrebi, tabiatı uygun bazı insanlara hastır. İnsanları tasavvuf yolundan ziyade İslam’a çağırmak gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) orta bir ümmet olmak üzere gönderilmiştir (bk. Bakara suresi, 143). Peygamberimizin, sahabelerin de hayatı da buna tanıktır. Elbette ehl-i suffe ve bazı sahabeler de amelde ileri giderek tasavvuf yolunun örnekleri olmuşlardır. Bunu da görmezlikten gelmek doğru değildir. Ama bu yolu da umumileştirmek İslam’a zarar verir.

İslam’ın genele hitabı orta bir yol olmuştur. Bu da haramlardan kaçınmak, emirleri (farzları) yerine getirmektir. Bu cennete giden bir yoldur Allah’ın izniyle. Bunun için nefs-i emmareden kurtulmak yeter. Zira nefs-i emmare sahibini mutlaka cehenneme götürür. Bu yolda çok az bir nefis cihadına gerek vardır. O da yasaklardan kaçınmak ve farzları yerine getirmektir. Böyle birisi artık nefs-i levvameye yükselmiştir. Yüce Allah (c.c.) yukarıda anlattığımız kalp ve letaif hallerini bize farz kılmadığı gibi nefis makamlarını da sonuna kadar aşmayı bizden istememiştir. Bu açıdan elimizden geldiğince İslam’ı yaşayıp bütün Müslümanların kurtuluşu ve birliği için gönülden duada bulunup gayret gösterirsek dünyada ve ahrette saadete ereceğimizi düşünüyorum. Bakara suresinin son iki ayetini bu açıdan iyi mütalaa edip sırtımıza çok az bir yük vurulduğu için şükretmemiz gerekir.

Pek çok kişi elindeki tespihle yaptığı zikri gözünde büyüterek dinin gayesinin ve ruhunun dışına çıkıyorlar. İnsanlara tasavvufu tek kurtuluş yolu olarak gösteriyorlar. Tasavvufu İslam’ın önünde ve üstünde tutarak dini insanların gözünde zorlaştırıyorlar. Dini yaşanmaz ve sadece bazı kişilerin yaşayabileceği bir şekle sokuyorlar. Bu düşüncede olan insanların bu tasavvuf yolunun en büyük üstadı olan İmam-ı Rabbani’nin (k.s) Mektubat’ını okumalarını özellikle istirham ediyorum. Orada bu hususlara dair pek çok mektupta defalarca kez ifade ettiğimiz biçimde açıklamalar yapılmıştır. Hâlbuki bu yapılan tespihler yine İmam-ı Rabbaninin (k.s) ifadesiyle farz değil, sünnet değil, sadece müstahaptırlar. Bunların da temel amacının yazımızın başında da belirttiğimiz üzere nefsi değiştirmek, nefis makamlarını aşmak olduğunu da söyledik. Aslında iş burada da bitmemektedir. Peki değişen bu nefisle ne amaçlanıyor? Yüce Allah’ın (c.c.) dinini yaşamak ve yaşatmak. Başka insanlara sunmak. Tebliğ etmek. Çünkü yüce Allah (c.c.), Kuran-ı Kerim’de ‘Şüphesiz Allah, müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır (Tövbe suresi, 111)’ diye buyurmaktadır. Onun için yüce Allah’ın (c.c.) dinini yaşamak, yaşatmak her insanın üzerine farzdır. Gaye ila-yı kelimetullaha hizmettir.

Geçmişte cihat ülkeler arasında savaşla olmaktaydı, bugün pek çok değişik hizmetle bu iş gerçekleştirilmektedir. Bu konuda gafil olmak bir Müslüman’a her şeyden önce yakışmaz. Onlardan birisinde çorbada tuz misali ufacık bir katkımızın bulunması, yüce Allah’ın (c.c.) rızasının üzerimizde olmasını sağlayacaktır. Kısacası ilkyazımızın başındaki ifadeleri tekrarlarsak, manevi yolculukta çarklar dönüyor ama niçin dönüyor, bunlar hangi çarkları döndürüyor, neye hizmet ediyor, amaç ne, ona iyi bakmak gerekiyor. Yoksa şeytana ve nefse hizmet ederiz de farkında olmayız.

Pek çok kişinin tasavvuf yoluna girme nedeni hal yaşamak, üstün vasıflara sahip olup insanlara hükmetmektir. Böyleleri baştan yanlış bir yolda bulunmaktadırlar. Nefis ve şeytanlar bu yolda onları çok derin çukurlara atarlar da çıkmaları bile mümkün olmaz. Niyetimiz Allah (c.c.) rızası için İslam’ı yaşamak, örnek hayatımızla başkalarının da yaşamasına vesile olmak, bütün dünyadaki Müslümanlarla birlik olup tüm dünya insanlığının bu dine girmesine çalışmak olmalıdır. Bu görünen en büyük çarktır. Bu dönmüyorsa veya bunun dönmesi için bir niyetimiz, isteğimiz, çabamız yoksa demek ki bu dinin dışında başka bir yoldayız ve nefis ve şeytanlar bizi başka dinlerle aldatıyorlar.

Yüce Allah (c.c.) bizlere akıl ve şuur versin. Rızası istikametinde ayırmasın. Zikrini rızası yolunda kılmayı nasip eylesin. Bizi gerçek Müslüman ve müminlerden eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

EK: 3
Muhsin İyi’nin 25.01.2013 04:44 tarihli yazısı

Zikir ile İlgili Sıkça Sorulan Sorular, Sorunlar, Problemler

-Zikir bir mürşide intisap etmeden, kendi başına alınıp veya edinilip çekilebilir mi?Evet, zikir bir mürşide intisap etmeden, kendi başına alınıp veya edinilip çekilebilir. Bunun dini bir mahzuru yoktur. İnsanlar hadis-i şeriflerden veya çeşitli kitaplardan faziletlerini duydukları çeşitli zikirlerden oluşan virtler yapıyorlar. Bunları ömürleri boyunca çekiyorlar.

Türkiye’de belki milyonlarca insan, böyle yani bir mürşide tabi olmadan, genellikle hadis-i şeriflerden veya çeşitli kitaplarından faziletlerini duydukları zikirlerden oluşan virtlere sahiptirler.  Virt, günlük ev ödevi gibi zikir dersidir. Duruma hadis-i şeriflerin ışığı çerçevesinde bakıldığında bunda bir teşvik de görülür. Zira hadis-i şerifler Müslümanları zikre teşvik ettiği gibi bu konuda bir mürşit şartı da aramamaktadır.

Yalnız zikir çok etkili bir ibadettir. İnsanlarda çeşitli haller oluşturabilir. Bunun için her zaman olmasa da bu tür haller yaşandığında bir mürşide danışmak ve ilgili hali anlatmak gerekebilir. Tabii bu çok sık karşılaşılan bir durum değildir. Zira günde birkaç yüz adet hatta bir iki bin gibi sayılarla çekilen bir zikir insanda pek hal meydana getirmez.

Rahmetli babam da bir mürşide bağlı olmadan, kendi kendine bazı zikirleri virt edinmişti. Bir ara kalbinin üzerinin yandığını söyledi. Telaşlandı. Doktora gitti. Ehil bir doktor muayeneden, tetkiklerden sonra hiçbir şeyinin olmadığını söylemiş. Sonra da zikir ehli olup olmadığını sormuş. Babam da 35 yıldır şu kadar zikri günde çekiyorum deyince iş meydana çıkmış. Babam ölünceye kadar o doktoru hayırla anar ve dua ederdi. Onun söylediği içime öyle bir oturdu ki, beni öyle bir rahatlattı ki…  derdi. Şimdi ben bu yolda bilgi ve tecrübe kazanınca hem o doktora hem rahmetli babama hak vermekteyim. Elbette bu kalbin üzerinin yanması kalple alakası olmayan bir durumdur. Oradaki letaif noktasının zikrin hararetiyle harekete geçtiğini, zikrin artırılması lüzumunu gösteren bir durumdur. Yani manevi bir halin işaretidir.

-Zikir Allah rızası için değil de sevap kazanmak, cehennemden korunmak, cennete girmek… maksadıyla çekilebilir mi?
Sevap kazanmak, cehennemden korunmak, cennete girmek… maksatları Allah’ın rızası kapsamındadırlar. Bundan dolayı bu maksatlarla yapılan zikir de dinen makbuldür. Fakat bu daire aşağıdadır. Bu tür maksatlar yerine Allah rızası dairesinin yukarısında Allah’ın hoşnutluğu aranmalıdır. Bu üst derecede zikir çekmek dinen daha faydalıdır. Bu sayede bunun altında yer alan sevap kazanma, cehennemden korunma, cenneti elde etme… gibi nimetler de kendiliğinden kazanılmış olur. Ayrıca Allah’ın (c.c.) hoşnutluğu ile daha yukarı manevi hallere ve ileri nefis makamlarına ulaşılmış olunur.

Himmeti âli (yüce) tutmak gerekir. Aynı zikri yapan iki kişiden niyeti, maksadı yüksek olan diğerini mutlaka geçer. Zikirde Allah (c.c.) rızasından daha büyük bir gaye, kazanç olamaz.

-Zikir dünyevi bir gaye için çekilebilir mi?
Yüce Allah’tan (c.c.) dualarda ahreti unutmamak kaydıyla dünyevi her türlü şeyi isteyebiliriz. Ama zikir bir aşk halidir. Aynı kelimeleri arka arkaya hızlı bir şekilde söylemek de bu aşk halini meydana getirmektedir, geliştirmektedir.  Zikri dünyevi bir maksatla çekmek bu aşk halini dünyaya yöneltmek demek olur ki bu her şeyden önce çok çirkin bir şeydir. Büyük bir edepsizliktir. Yüce Allah (c.c.) kulun kalbini sadece dünyaya yöneltmesinden razı değildir. Dinin gayesi, ruhu ahrettir. Dünya bir ödül ve ceza yeri değil bir imtihan yurdudur. Ayet-i celilede şöyle buyrulmaktadır: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ suresi, 20).”

Dünyevi maksatlarla zikir genellikle esma-i hüsnalarda mevzu bahis olmaktadır. Hâlbuki kişi zikirde Allah rızasını ölçü ve gaye edinirse yüce Allah (c.c.) fazl u ikramıyla ona kalbinden geçirdiği dünyevi hediyeleri fazlasıyla verecektir. Ayrıca bu nimetler, hediyeler hem dünya hem ahret hayatında hayırlara vesile olacaktır. Ama kişinin zikirde niyeti sadece dünya olduğunda bu sefer yüce Allah (c.c.) o kişiye o dünya nimetini bir imtihan kastıyla verecektir. Belki o dünyevi nimet ahrette imtihanı kaybetmesine sebep olacaktır. Keşke verilmeseydi, diye ebedi bir pişmanlığı getirecektir. Allah korusun. Onun için zikri hiçbir surette dünyevi amaçlarla çekmemek gerekir. Zikirde Allah (c.c.) rızasını gaye edinmelidir. Bu gerçek anlamıyla hem dünyevi hem uhrevi nimetlerin anahtarıdır.

Kalp hadis-i şerifte de belirtildiği üzere saniyede halden hale girer, değişir. Onu bir yolda tutmak kolay değildir. Zikri Allah rızası dışında başka bir gaye ile çekebilir. Hele bu durum esma-i hüsna zikrinde daha çok görülür. Onun için kalbi her zaman rotasına sokmak gerekir. Bunu şu cümle ile yapabiliriz: ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, Senin rızanı talep ediyorum.)’.

Esma-i hüsna zikrinde veya başka zikirlerde zikrin başında, sonunda veya belli aralıklarla  ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, Senin rızanı talep ediyorum.)’ demek, bu konudaki niyetimizi Allah’ın (c.c.) izni ile istikamet üzere kılacaktır. Bu açıdan bu sözü daima zikrimizde virt edinmek gerekiyor. Hele kendi başına, mürşitsiz zikir edinenler buna daha çok önem vermelidirler. Çünkü şeytanlar ve nefis böylelerini yanlış yola daha kolay sürükleyebilirler. Ama zikirde gayesi Allah rızası olan kişiye nefis ve şeytan aldatmak için girebileceği bir yol bulamaz.

Esma-i hüsna zikrinde Allah’ın rızası şu noktalarla aranmalıdır: O’nun güzel isimlerinin zikriyle O’nu övmek, yüceltmek, onların manası üzerinde derinleşmek, O’nun güzel isimlerinden bazılarında ortaya konan güzel ahlakı ile ahlaklanmak, O’nun hoşnutluğunu kazanmak… gibi gayeler güdülmelidir. Bunlar olunca yüce Allah (c.c.) ilgili esma-i hüsnanın dünyaya bakan hediyelerinden kulunu mahrum bırakmayacaktır.

-Bir mürşitten virt alan bir sofi kendi başına virdine ara sıra ilaveler yapabilir mi?
Virt, zikir dersidir. Bu ders mürşitten alınmışsa bunun sayısını yaşanan hallere göre ancak mürşidin vekilleri veya mürşit artırabilir. Virde ilave maksadıyla yapılmayan, sayıya vurmadan çekilen zikirler serbesttir. Yani sofi bu şartla istediği kadar zikir çekebilir. Aslında virt arabanın kontak anahtarını çevirmek gibidir. Arabayı çalıştırır sadece. Önemli olan sayısız zikirle, yani sürekli zikirle yol almaktır. Gerçek kazanç buradan gelir. Çünkü virtten amaç sürekli zikre geçmektir. Sürekli zikirle ileri hallere ulaşmak, nefis makamlarını aşmaktır. Bu yolda hız şeytanları da sindirir.

Cahil sofiler genellikle bu konuyu yanlış anlarlar. Sayıya vurmadan yapılan zikirlerle virdin kendi başına artırıldığı düşüncesine kapılırlar. Onun için virtte sayıyı koruma, kendi başına artırmama konusunda derin bir taassuba düşerler. Sürekli bu konuda etraflarını da uyarırlar. Onun için de bu yolda hiç bir ilerleme kat edemezler. Kabiliyetli kişileri de engellemiş olurlar. Hâlbuki sürekli zikir, sayıya vurulmadan yapılan zikir, Allah’ın emridir: ‘Ey iman edenler Allah’ı çokça zikredin! (Ahzab suresi, 41)’ Allah’ın (c.c.) emri ve peygamberin sünneti olan hususlarda mürşitten izin alınmaz.

Şayet bir sofi faziletine inandığı bir zikri belli bir sayıda virt edinmek istiyorsa bu konuda şeyhinden müsaade alması edebe uygundur. Şayet böyle bir izni alacak durumu yoksa o zaman sayıya vurmadan o zikri her gün istediği kadar çekebilir.

-Zikri alıp bırakmak, tamamen terk etmek doğru mu?
Zikir yoluna giren kişinin zikri değişebilir. Azalabilir. Artabilir. Sofiyse, bunu mürşidi belirler. Şayet kişi kendi başına, mürşitsiz zikre başlamışsa belli bir sayıyı koruması tavsiye olunur. Bu konuda aç gözlü olmak yerine kişinin kolayca, zahmetsiz bir şekilde yapabileceği, yani gücünün yettiği ve zamanının elverdiği belli bir sayıda kalması daha doğrudur. Zira şeytanlar zikir ehlini çok kıskanırlar. Bunun için çeşitli oyunlar oynarlar. Genellikle zikri bıraktırmak için onları sayıyı artırmaları konusunda çok teşvik ederler. Sayı artınca bir süre sonra bu zikirler kişiye ağır gelmeye başlar. O zaman onlar hepten zikri bırakırlar. Bir daha dönüp arakalarına bile bakmazlar. Çünkü nefis bıktığı, usandığı bir şeyden kaçar. Şeytanlar nefsin damarlarını insanlardan daha iyi bilirler. Damara göre şerbet verirler. Hâlbuki hadis-i şerifte hayırlı amelin az da olsa devamlı olanı makbuldür, denilmektedir. Kişi önce çok çekip de sonra bir miktar azaltabilir. Önce şu zikri çekip de sonra başka zikirlere de yönelebilir. Ama zikri tamamen bırakmak, terk etmek hayra alamet değildir. Bu şeytanların oyununa gelmektir. Yüce Allah (c.c.) böyleleri için şöyle buyurmaktadır: Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur. (Zuhruf suresi, 36).’

-Zikir çekecek vakti olmayanlara ne tavsiye edersiniz?
Elbette iş güç yoğunluğundan beş dakikalarını bile zikre ayıramayan insanlar olabilir. Böylelerine arabalarına binecekleri yere gidinceye kadar, bazı bedeni işleri yapma sırasında belli zikirleri, özellikle peygamberimizin (s.a.s) sevabını ve faziletlerini belirttiği zikirleri çekmelerini tavsiye ederiz. Bir Müslüman’ın bir gününü hiçbir zikre ayırmadan geçirmesi telafisi imkânsız büyük bir zarardır. Çünkü geçen zaman bitmiştir. Asla geri gelmez.

Hadis-i şerifte cennet ehlinin her şeyden hoşnut olduğunun ama zikirsiz geçen anlarından büyük bir üzüntü duyduklarını anlamaktayız. Çünkü zikrin kazancı çok büyüktür. Cennet nimetleri de kişilerin amellerine göre verilmektedir. Cennetteki müminlerin dereceleri bu açıdan birbirinden çok farklıdır. Hatta peygamberimiz (s.a.s) bu farklılığı ifade sadedinde dünya ölçülerini kullanmamış, Süreyya yıldızının uzaklığını işaret buyurmuştur. Bundan dolayı ebedi hayatımızda ezilip büzülmemiz için zikre yönelmek akıl karıdır. Günün belli bir vaktinde, yolda, arabada, yatmadan önce vs. bize göre zikredebileceğimiz bir anda az da olsa sayıya vursak da vurmasak da bir zikrimizin olması bizler için büyük kazançlar getirecektir. Şunu unutmamak gerekir ki her zikrin dünyaya bakan ufak bir hediyesi, hediyeleri de mutlaka vardır.

Bir de peygamberimizin (s.a.s) Müflis Kimdir hadis-i şerifinden hisse almak gerekir. Peygamberimiz (s.a.s) sahabesine sormuş ‘Müflis kimdir?’ diye. Sahabeler şöyle buyurmuşlar: ‘Elindeki sermayesini kaybeden kimse.’ Peygamberimiz (s.a.s) ise ‘Hayır,’ demiş ‘gerçek müflis, ahrete, mahşer meydanına dağlar büyüklüğünde sevapla gelip de günahları yüzünden bunları dağıtan kişidir. Çünkü o kimisinin gıybetini yapmış, kimisine iftira etmiş, kimisinin hakkını yemiş, kimisine sövmüş, kimisini dövmüştür. Hak sahiplerine sevapları verilince elinden bir şeyi kalmayıp da onların günahlarını yüklenmiştir. Bu yüzden cehennemlik olmuştur.’ Şimdi bu hadis-i şerifi kimse pek üzerine almak istemez. Nefsimize sorsak, üzerinde hiç kul hakkı var mı, diye. Nefis kendisini hemen temize çıkarır. Hâlbuki her gün nice kişinin günahını bilerek veya bilmeyerek yüklenmeyen kişi yoktur. Onun için bu hadis-i şerifi her insanın kendi nefsi hesabına alması, anlaması, sanki kendisi için söylenildiğini farz etmesi takvaya ve ihtiyata daha uygundur.

Gerçekte zikir her kişi için lüks değil, ekmek su gibi ahrette gerekli bir sermayedir.

Hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır ki, yüce Allah (c.c.) ahrette kul haklarına karışmamaktadır. Bu durumda onların Allah (c.c.) tarafından afları mümkün görünmemektedir. Ayrıca o çetin günde kimse hakkını helal etmeye de yanaşmayacaktır. Yakınlar bile. Bu durum ayet-i kerime ile de sabittir. Bunun için kişiler anne babalarından, evlatlarından, kardeşlerinden bile kaçacaklardır (bk. Abese suresi 35). Allah’ın karışmadığı kul hakları için ahrette elimizde büyük bir sermayenin bulunması gerekir. Zikir hadis-i şeriflerde sevap yönü ile cihatla mukayese edilmektedir. Yani zikre o kadar büyük sevaplar verilmektedir ki onunla başka bir amel pek kıyaslanamamaktadır. Bunun için her fırsatta zikre yönelmek, günün belli anlarında, boş vakitlerde zikretmek kişiye ahrette büyük sermaye kazandıracaktır. Hele bir Müslüman’ın, bir mürşide bağlı olmasa da, kendi başına peygamberimizin (s.a.s) çekilmesi konusunda faziletlerini zikrettiği belli bir sayıda az da olsa bir virt edinmesi, ahrette hesapların görüleceği günde, dünyada kara gün için bir kenara konulan para gibidir. Şuna eminim ki, zikir çekmeye vakti olmayan Müslümanlar, işin bu noktasını kavrarlarsa buna vakit bulabileceklerdir. Sorun vakit bulmamaktan ziyade bir şuur ve önem meselesidir.

-Bazı kişiler vakit namazlarında veya Cuma namazında tespihata ve duaya katılmadan camiden çıkıyorlar. Bunlar ne kaybediyorlar?
Toplu, cemaatle zikrin ne getirdiğinden haberleri olmayan kişilerdir bunlar. Sanıyorlar ki toplu, cemaatle zikirde herkes çektiği zikrin sevabını almaktadır. Oysa Allah’ın (c.c.) toplu, cemaatle yapılan ibadetlerde sevap taksimi farklıdır. Böyle durumlarda herkese topluluğun, cemaatin sevabı kadar ayrı ayrı verilmektedir. Düşünün camide yüz kişi varsa o birkaç dakikada herkes o kalabalığın çektiği zikrin sevabına birden ulaşmaktadır. Hâlbuki kişi tek başına akşama kadar hiçbir iş yapmadan zikretse o sevaba ulaşamayacaktır.

Şimdilerde internet üzerinden çeşitli sitelerde yapılan salât u selam getirme, çeşitli zikirleri çekme, Kuran-ı Kerim hatmi, çeşitli sure, ayet okuma kampanyalarını vs. boş görmemek, küçümsememek gerekir.  Bu tür zikirleri ve ibadetleri bir topluluk ve cemaatle birlikte yapmak tek başına yapmaya göre çok daha kazançlıdır. İnsanı topluluk ve cemaat sevabına ulaştırabilir.

Haddizatında mürşitten alınan zikrin de böyle gizli bir sırrı olduğunu sanıyorum. Ama şeytanlar ve nefis insanın bu gizli hazineye ulaşmaması için bu yolu gözden çok düşürmektedir. Kendi başına, mürşitsiz zikri gözde daha çok büyütmektedir. Şu kesin ki her tarikatın mutlaka bir toplu bir de ferdi olarak yapılan zikir çeşidi vardır. Toplu olarak yapılan zikre topluluk ve cemaat sevabı verildiğinden zerre kadar kuşkumuz yok. Mürşit tarafından sofiye ferdi olarak verilen virt dersinde de böyle bir topluluk ve cemaat sevabı söz konusu olabilir diye düşünüyorum.  Zira kişi mürşide bağlı olmadan yıllarca zikir çektiği halde bir hal yaşamadığı, manevi makamları kat edemediği halde aşağı yukarı aynı miktarda bir zikri mürşide bağlı olarak çeken kişi ise kısa zamanda manevi halleri yaşamakta, ileri nefis makamlarına geçmektedir. Bunun sırrında mürşit tarafından verilen zikirde topluluk ve cemaat sevabının da bir hissesinin olabileceğini ihtimal dahilinde görmekteyim.

-Vakit namazlarının arkasından yapılan ‘Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber’ tespihlerinin önemi nedir?
Vakit namazlarının arkasında çekilen bu zikirlerin hikâyesini bildiğimiz zaman kendi başına, yani mürşitsiz de olsa zikir edinmenin değerini ve önemini kavramış oluruz.

Bir grup fakir sahabe peygamberimize (s.a.s) gelip şöyle derler: Ya Rasulallah, zenginler bizi geçtiler. Bizler namaz kılıyoruz, onlar da kılıyorlar. Bizler oruç tutuyoruz, onlar da tutuyorlar. Ayrıca onlar zekât ve sadaka veriyorlar. Biz bunlardan mahrum kalıyoruz. Onlara yetişebilmemiz için bize bir amel gösterebilir misiniz?

Peygamberimiz (s.a.s) o zaman onlara bugün namaz sonlarında çekilen tespihatları öğretti ve bunu her vakit namazının arkasından çekmelerini istedi. Yani namaz sonlarında bugün toplulukla ve cemaatle çektiğimiz 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 33 Allahu Ekber zikirleri önce böyle ferdi planda başladı. Peygamberimiz (s.a.s) bu zikirlere devam ederlerse zenginlerin sadaka ve zekâtla elde ettikleri sevaptan daha ziyade sevaba kavuşacaklarını da fakir sahabelere müjdeledi.

Hâlbuki bu vakit namazlarının arkasında yapılan zikirlerin hepsini bir iki dakikada herkes çekebilir. İşte zikir kısa zamanda bu kadar büyük sevap getirmektedir! Tabii ashabın zenginleri bu hadisten haberdar olunca onlar da bunu yapmaya başladılar. Bu sefer fakir sahabeler başka zamanlarda peygamberimizden (s.a.s) duydukları başka zikirleri çekme yoluna girdiler. Sahabenin çoğunun tahtadan kutuları vardı. İçlerinde taş ve hurma çekirdekleri bulunurdu. Bunları çeşitli zikirleri çekmekte sayıyı bilmek maksadıyla tespih olarak kullanırlardı.

Peygamberimiz (s.a.s) aynı namaz tespihatını kendisinden bir yardımcı, hizmetçi isteyen kızına, Hz. Fatıma’ya (r.anha) gece uyumadan önce tavsiye etmiştir. Bunun hizmetçiden daha iyi olduğunu söylemiştir. Bu durum, vakit namazı arkasından söylenen bu tespihatların dünyevi hediyesine de işaret etmektedir. Hz. Ali (r.a) bu tespihatı ömrü boyunca kendisine virt edinmiş, uyumadan önce mutlaka okurmuş. Hatta Sıffin savaşında bile bunu ihmal etmediğini belirtmiştir.

Bakın, görüyorsunuz ki, sahabeler ortalama çekme süresi iki üç dakika bile olmayan tespihatlara ne kadar önem vermişler. Bunlardan ders çıkarmak gerekir. Sayısı az da olsa zikre önem vermelidir. Özellikle vakit namazlarının arkasındaki tespihatlar çok önemlidir.

-Peygamberimizin (s.a.s) ümmetinden çekmesini istediği ve faziletlerine değindiği zikirlerden bazılarını söyleyebilir misiniz?
Peygamberimiz (s.a.s) buyurmuştur ki, besmele ile başlanmayan işin sonu yoktur (hayırlı olmaz).

Onun için her işin başında besmele çekmek gerekir. Besmelede Allah’ın üç güzel ismi zikredilir. Her işte yapılınca bu Allah’ı günde onlarca kez zikretmek yerine geçer. Büyük sevap kazandırır.

Peygamberimiz (s.a.s) buyurmuşlardır ki, bana salâvat getirenler bana yakındır. Bana salâvat getirene Allah (c.c.) on salâvat getirir. Sizin salâvatlarınız bana bu konuda hizmetli meleklerce ulaştırılır. Ben de alırım, mukabelede bulunurum.

Salâvat peygambere dua etmek demektir. Hakikatte ise Allah’ın ve peygamberin salâvat getiren kişiye dua etmesidir.

Peygamberimiz (s.a.s) adım anıldığında salâvat getirmeyenin burnu dürtünsün diye beddua etmiştir.

Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki, size söylenmesi kolay ama terazide ağır olan bir zikir öğreteyim mi? O, ‘Sübhanallahi ve Bi-hamdihi Sübhanallahi’l-Azim’. Kim bu zikri günde yüz kere söylemeye devam ederse günahları denizköpüğü kadar da olsa bile affolur. Kimse bu zikri yüz defa söyleyen kişinin ameline ulaşamaz. Velev ki ondan fazla bu zikri çeken olsun.

Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki, ‘La havle vela kuvvete illa billahil-Aliyyül-Azim’ cennetin hazinelerinden birisidir. Bu zikir, 99 derde devadır. Bu zikre devam edenlerden ayrıca en hafifi fakirlik olmak üzere 70 çeşit bela ve musibet üzerinden kaldırılır.

Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki, ‘Sübhanallahi velhamdülillahi vela ilahe illallahu vallahu ekber’ zikrini söyleyen kişi için cennette bir ağaç dikilir.  Bir atlı beş yüz yıl gölgesinde gitse bile gölgesini bitiremez.

Peygamberimiz buyurdular ki, ‘La ilahe ilallahu vahdehu la-şerike leh lehu’l-mülki ve lehu’l-hamdu ve hüve ala külli şey’in kadir’ zikrini her gün yüz kere söyleyen kimseye on köle azat etmeye denk sevap verilir. Ayrıca yüz iyilik mükâfatı yazılıp yüz günahı silinir. Bunların yanında günün akşamına kadar şeytanın şerrinden de korunur. Bu zikri günde on kez okuyan ise Hz. İsmail (a.s.) soyundan dört köleyi azat etmiş gibi sevap kazanır.

Peygamberimiz (s.a.s) buyurdular ki, zikrin en faziletlisi La ilahe illallah’tır. Bu günahları yakar, yok eder. Günde yüz defa bunu zikredenlerin kıyamet günü yüzü ay gibi parlar.

Bir de zikir kelimelerinin başına Allahın kelimeleri adedince, zerrelerin adedince, yeryüzündeki canlılarının adedince, ağaçların, yaprakların adedince…. gibi sıfatlar konunca bu zikri daha çok zenginleştirir, nemalandırır, sevaplandırır. Peygamberimizden (s.a.s) bu manada hadisler vardır.

Allah (c.c.) zikrini gereği şekilde, rızasına uygun olarak yapmamızı nasip eylesin. Âmin.
Muhsin İyi

Zikir, Zikrin Önemi

22 Ağustos 2011, 21:55

      • Nedense pek çok kişi tefekkürün zikirden üstün oluşunu düşünerek Allah’ı (c.c.) zikretmeyi küçük bir ibadet olarak değerlendirmektedir. Bazı dini bütün insanların zikre karşı olmaları, Kuran-ı Kerim’deki ve hadis-i şeriflerdeki zikir kelimelerini tevil etmeye çalışmaları gerçekten ilginçtir. Ben önceleri onların art niyetli olduklarını ve kalplerinde büyük bir hastalık bulunduğunu düşünürdüm. Onlara göre zikir Allah’ı (c.c.) düşünmektir. Arka arkaya aynı kelimeyi söylemek bir anlam ifade etmez. Sürekli zikirle kastedilen şey her yerde, karşılaşılan bütün varlıklarda Allah’ın (c.c.) kudretini görüp O’nu hatırlamaktır. Halbuki kendileri de namaz sonunda çekilen tespihleri “zikir” olarak adlandırırlar. Gerçi Kuran-ı Kerim’de zikir kelimesi bildiğimiz anlam dışında ayrıca onların dediği gibi bazen namaz, bazen tefekkür, bazen de kutsal kitap anlamında da kullanılmıştır. Peygamberimiz (s.a.s) tevile müsait olmayan bir açıklıkla pek çok sahabeye değişik zikirler öğretmiş ve onlardan bunların çeşitli sayılarda veya sayısız olarak çekilmesini istemiştir. Şimdi ise bu dini bütün insanların zikre karşı olmalarını daha iyi anlamaktayım. Aslında sorun bu insanların fıtratlarından, mizaçlarından ve meşreplerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü bu yapıdaki insanlar sadece zikre değil akıl ve mantıklarını yitirdikleri başka şeylere karşı da aynı veya benzer bir tutuma sahiptirler. Bunlardan kaygı duyarlar. Örneğin bunlar müzikten hiç hoşlanmazlar, çünkü müzik akıl ve mantığı duygu ve coşku seli ile eritir. Yine bu insanlar haram olduğu için değil fıtratları gereği alkolden de adeta ürkerler. Bilindiği üzere alkol de akıl ve mantığı devre dışı bırakmaktadır. Zikir de mahiyet olarak akıl ve mantığı etkisiz kılarak bir çeşit cezbe hali ile ilahi bir duygu ve coşku seline kendini bırakma olduğu için bu yapıdaki insanlar farkında olmadan kendi fıtri yapılarını savunmak için zikir aleyhine sözler söylemeye, bu konudaki açık olan ayet ve hadislerdeki zikir lafzını da kendi mizaç ve meşreplerine uygun olarak tevil etmeye yönelirler. Bu tür insanları zikre yöneltmeye ve zikirden zevk almalarını sağlamaya çalışmak çok zordur. Tabii öyleleri belli sayıdaki zikri söylemede bir sorun yaşamazlar. Hatta virtlerini de düzenli olarak çekerler. Ama daimi zikir onlara çok ağır gelir. Zaten öylelerinde zikrin sonucu olarak meydana gelen cezbe ve letaiflerin açılması da hiçbir zaman gerçekleşmez. Bunların tarikat yolunda yükselmeleri ve Hakk’a vasıl olmaları gizli gerçekleşir. Bu tür insanların fıtratları, mizaç ve meşrepleri daha ziyade tefekküre uygundur. Tasavvufta bu yapıdaki insanlara salik-i gayr-i meczup denir.
        İnsanlar birbirinden ayrı fıtratta, mizaç ve meşrepte oldukları için farklı tarikatlar ortaya çıkmıştır. Bu nedenle tarikatlar aynı amaca değişik yöntemlerle ulaşmaya çalışırlar. Tarikatların amacı Allah’a (c.c.) ulaşmaktır. Bu bakımdan tarikatlar iki genel guruba ayrılırlar. Bunlardan bir gurubu nefsi tezkiye etmeyi amaçlar; bunun için erbaine (çileye) girme, hizmet etme, oruç tutma, riyazete uyma (az yeme, az uyuma ve az konuşma) gibi yollarla nefsin dünyaya dönük arzularını kırmaya, nefsi arındırmaya çalışırlar. Bu yolla çeşitli nefis makamları kat edilir. Sırasıyla nefis emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, raziyye, marziyye, kâmile makamlarına ulaştırılmaya çalışılır. Diğer guruptaki tarikatlarda ise ruhu tasfiye etme amaçlanır; bunun için de virt ve zikre ağırlık verilir. Ruh Allah’tan (c.c.) gelen bir nefha (soluk) olduğu için O’na yükselmek ister. Zikir bu yükselmeyi sağlar. Ruhun ayırıcı vasfı aşktır. Güzel şeylere karşı bir çekim duyar. Faziletleri edinmek, bunlarla kendini güzelleştirmek ister. Zikir Allah’a (c.c.) duyulan bir çeşit aşktır. Daha doğrusu kişide Allah’a (c.c.) karşı bir çeşit aşk hali yaratır. Bu aşk haline cezbe denir. Cezbeyi Allah’a (c.c.) duyulan aşk halinin eseri olarak düşünebiliriz. Cezbe letaiflerde etkisi somut olarak hissedilen bir durumdur. Letaifler (kalp, ruh, sır, hafi, ahfa) adeta ruhun duyu organlarıdır. Göğüste çeşitli noktalarda bulunurlar. Ruh çekilen zikirle letaiflerde meydana gelen cezbe sonucu Hakk’a yükselmeye, çeşitli manevi halleri yaşamaya başlar. Manevi haller zamanla nefsi etkisi altına alıp nefis makamlarının da kat edilmesini sağlar.
        Zikir büyük bir nimettir. Kamil ve mükemmil (olgun ve olgunlaştırıcı) bir mürşitten böyle bir zikri alan gerçekten büyük bir devlete ermiştir. Gerçi insan kendi başına da zikir edinebilir. Kitaplardan faziletli zikirleri okuyup alabilir. Ama bununla ancak sevap kazanabilir. Bu yolla zikrin faziletine erip kalp tasviyesi ve nefis tezkiyesi gerçekleşmez. Ehlinden alınan zikirle ancak feyz kapıları açılır. Çünkü mürşidin eli silsile yolu ile ta peygambere (s.a.s) kadar uzanır. Peygamber (s.a.s) ile Allah (c.c.) arasında ise doğrudan bir irtibat vardır. Ehlinden alınan bir zikir kişiyi önce mürşidinde (fenafi’ş-seyh), sonra peygamberde (fenafi’r-resul), en sonunda da Allah’ta (c.c.) fani (fenafi’l-lah) kılar. Tabii bu yolda ve bu mesafelerin kat edilmesinde zikrin yanında en büyük iş rabıtaya düşmektedir. Rabıtasız bu nimetlere ulaşmak mümkün değildir. Mürşid-i kamilsiz böyle bir yola yani zikir yoluna girenler, şeytanların çeşitli oyunlarına, hilelerine, komplolarına maruz kalabilirler. Zikreden kişi, gerek Rahmani gerekse şeytani çeşitli haller yaşayacağı için bunları ancak bir mürşid-i kamilin kılavuzluğu ile bilebilir. Ayırt edebilir. Gerekli tedbirlerini alabilir.
        Bir insanın zikre iradesiyle sahip olduğunu düşünmesi doğru değildir. Zikir bir ilan-ı aşk olduğu için kişinin bunun kendisine Allah’ın (c.c.) bir lütfu olduğunu bilmesi gerekir. Allah (c.c.) güzel ismini veya güzel isimlerini sevdiği kimselerin zikretmesini ister. Bundan dolayı zikir erbabının öncelikle böyle bir devlete sahip olduğu ve seçildiği için her zaman bunun şükrünü dile getirmesi, eda etmesi ve Allah’a (c.c.) daimi olarak hamd u senada bulunması gerekir.
        İnsan dışındaki bütün canlı ve cansız varlıklar, yaratılışları istikametinde kendi dilleri ile zikir halindedirler. Mikro âlemde maddenin en küçük parçası atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar sınırsız bir hızla dönerek bu zikir halini gerçekleştirirken; makro âlemde dünya gerek kendi ekseni gerekse güneşin etrafında yaptığı dönüşlerle ayrı ayrı zikirlerde bulunur. Güneş sisteminin belli bir yörüngede Vega yıldızına doğru akışı da başka bir zikir halidir. Bitkiler ve hayvanlar da zikirden asla gafil değillerdir. Yalnız bu dünyada imtihana tabi tutulmakta olduğu için insanların büyük bir kısmı zikirden uzak bir hayat yaşamaktadır: “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı tespih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki O’na hamd ile O’nu tespih etmesin. Lakin siz onların bu tespihlerini anlayamazsınız. Muhakkak O kullarına karşı Halîm ve Gafûr’dur ( İsrâ suresi, 44).”
        Aslında Allah’ı (c.c.) zikir insana düşen bir iş değildir. Bu daha ziyade Allah’ın (c.c.) şanına yakışan bir ibadettir. Yani Allah’ı (c.c.) ancak Kendi’si hakkıyla zikredebilir. Ama yüce Allah (c.c.) rahmeti ve lütfuyla bazı kullarının Kendi’sini zikretmesini istemiştir. Kalbinde Kendi’sine karşı muhabbet duyan bazı kullarına zikir devletini münasip görmüştür. Onlara böyle ilahi bir bağışta bulunmuştur. Onlara çeşitli vesilelerle bu kapıyı açar. Böylece yüce Allah (c.c.) bu kullarının dilleriyle Kendi’sini yine Kendi’si zikretmiş olmaktadır. İnsanın yaptığı zikri kendisinden bilmesi büyük bir aldanıştır. Hatadır. Zikirde nefsimize ait olan tek şey, içerisinde bulunduğumuz gaflettir:
        Ehl-i keşif zikir ehlinin öldüğünde kabirde de zikrettiğini, Allah’ın (c.c.) nurunu alma yeteneği ile kendisini hemen diğer kabirler arasından belli ettiğini söylemektedir.
        Pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif zikrin çok büyük bir ibadet biçimi olduğunu belirtmektedir: “Ey iman edenler, Allah’ı çok zikredin (Ahzab Suresi, 41).”
        Peygamberimiz (s.a.s.), sahabenin hazır bulunduğu bir mecliste şöyle buyurmuşlardır:“Size amellerinizin en hayırlısını, Allah katında en temiz olanını, derecelerinizi en fazla yükselteneni ve sizin için altın ve gümüş infak (Allah yolunda harcama) etmekten, düşmanlarınızı muharebe meydanında öldürmekten yada şehit olmanızdan daha hayırlısını haber vereyim mi?” Sahabeler “Evet, ya resûlallah!” deyince, Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz:“Allah’ın zikridir.” diye cevap vermiştir.
        Aslında tefekkürle zikri birbirinden ayırmak da doğru değildir. Zikir tefekkürü doğurur. Doğrusu zikir olmadan tefekkürün gerçekleşebileceğini de pek sanmıyorum. Çünkü insanın kafasını genellikle hoşlandığı şeyler meşgul eder. İnsan, sevdiği şeyler üzerinde düşünmekten zevk alır. Bununla ilgili çeşitli hayaller kurar, duygular yaşar. Sevmediği, nefret ettiği şeylerden kaçar. Onları düşünmek bile istemez. Kişi zikirle Allah’la (c.c.) kendi arasında bir ünsiyet kurar. Bu yavaş yavaş bir dostluğa dönüşür. Derken tefekkürün zirvesi olan Allah’ın (c.c.) güzel isimleri üzerinde düşünmek bir yaşam biçimi haline gelmeye başlar.
        Zikirle ulaşılmak istenen hal murakabedir. Murakabe, kişinin kendisini Allah’ın (c.c.) karşısında olduğunu hissedip O’nun kendisini her yönü ile kuşattığını, içindeki duygu ve düşünceleri bildiğini, söylediği sözleri işittiğini, yaptığı işleri gördüğünü düşünmesidir. Ayrıca kendi varlığının, her şeyin yok olup yüce Allah’ın (c.c.) zatının var olduğunu düşünmek de murakabedir. Bir hadisi-i şerifte bu durum, İslam ve imandan sonra “ihsan” olarak adlandırılan bir manevi makam olarak açıklanmıştır. İşte zikir kalpte bu ihsanı oluşturduğunda amacına ulaşmış olur. Kişi bu halle Allah’ın (c.c.) rahmetine, feyzine ve nisbetine erer. Yüce Allah (c.c.) böyle birisini nurlarına gark ederek ona velilik yolunu açar. Murakabe hali kendiliğinden doğmaz. Murakabe hali zikirle başlar, zikirle olgunlaşır, ancak zikrin sonunda yavaş yavaş bir ilahi bir armağan olarak hissedilir. Böyle bir anda zikrin kesilerek hareketsiz bir biçimde murakabe haline devam edilmesi tavsiye edilmiştir.
        Zikir, Allah’a (c.c.) bir ilan-ı aşktır. Kişinin Allah’ı (c.c.) kara sevdaya tutulmuşçasına sevdiğinin işaretidir. Belki zikreden kişinin gönlünde daha böyle bir aşk henüz oluşmamıştır. Yapılan şey bir aldatmacadır. Dilinden yada içinden Allah’ı (c.c.) zikrederken kişi kalbinde dünya ile alışverişini sürdürmekte olabilir. Yani kişinin daha kalbinde Allah (c.c.) aşkı şöyle dursun O’nun emir ve yasaklarına uyabilecek düzeyde bile bir aydınlanma olmayabilir. Zikir ona tatsız tuzsuz bir şey gibi gelebilir. Hatta zikirden hoşlanmayabilir de. Ama tüm bu olumsuzluklara karşın iradesiyle zikrin önemi ve değerine inanarak ona devam ederse sonunda tıpkı iki gencin birbirine sevdalanması gibi Allah (c.c.) ismi yada Allah’ın (c.c.) güzel isimleri kişinin iç dünyasını canlandırmaya, gönlüne Allah’tan (c.c.) gelen feyizleri, nurları, rahmeti akıtmaya başlar. Bu ilahi aşkta ilk adımdır. Bundan ötesi ancak bu yolda daha önce yürümüş olgun bir insanla, mürşid-i kamille mümkündür. Kişinin yalnız başına gitmesi bazı manevi tehlikeleri de beraberinde getirecektir: Gurur, kibir, şeytanın oyuncağı olma gibi. Şeytan zikreden kişi ile adeta harbe girer. Ama ağzı bir küçük kaşık bala değen kişinin artık hayaline nasıl bunun ziyafeti de gelmeye başlarsa zikirde böyle bir ilk adımı atan kişinin de bunun devamını getirmek istemesi, adeta iç dünyasında bir zorunluluk olarak algılanır. Çünkü tattığı şey ona o kadar büyük bir zevk verir ki bunu dünyada başka bir şeyle kıyaslamak doğru değildir. İşte kişinin Allah’ı (c.c.) kara sevdaya tutulmuşçasına sevmeye başladığının belirtisi de o zaman algılanmaya başlar. Zira nasıl mecazi bir aşkın kıskacında olan kişi, sevdiğini her an düşünür, onun ismini anmakla yada isminin anılması ile heyecanlanırsa Allah’ın (c.c.) ismi yada güzel isimleri de böyle bir etkiyi kişide oluşturmaya başlar.
        Bazı şeyler için “Tadan bilir.” sözü kullanılır. Bu durum Allah’ın (c.c.) zikri için çok yerindedir. Allah’ın (c.c.) zikrinden gafil yada bunun tadını alamamış olanlar, yaşanan zevkin soyut, hayali ve gerçek ötesi olduğunu sanırlar. Oysa Allah’ın (c.c.) zikri ile kalpte oluşan zevk genellikle somut, gerçek ve yaşanan bir olgudur. Bunun ilerisinde gerçekleşecek olan letaiflerin açılması da bu tür bir zevk pınarının çağlayana dönüşmesini andırır. Tabii bu yolda alınan bu dünyevi zevkin önü daima açıktır. Sonunda insan bedeninin her hücresinin Allah’ı (c.c.) zikretmesine ulaşılır ki (sultani zikir), gerçek anlamıyla zikrin zevkine işte o zaman varılır. Ondan önce yapılanlar bu sonuca ulaşmada birer basamak gibi görünür. Allah’ın (c.c.) ahirette bu zikre karşı gelen nimetlerini ise bilememekteyiz.
        Allah’ın (c.c.) zikri o kadar büyük bir ibadettir ki, onun büyüklüğünü Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle ifade etmektedir: “Siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim (Bakara suresi, 152).” Zikrin büyüklüğünü gösteren bu ayet-i kerimenin işaret ettiği anlam, insanı dehşete sürükleyecek cinstendir. İnsanın dünyada içerisinde bulunduğu gaflet durumu olamasa bu ayetle aklını yitirir, yemeden içmeden kesilir, her nefesini zikirle verip kendini helak ederdi. Çünkü ezeli ve ebedi olan Allah’ın (c.c.) kulunu zikretmesi, evrendeki en büyük olaydır. O’nun zikri yaratılmışlar gibi basit bir söz değildir. O kulunu sonsuz merhameti, affı, cömertliği ile zikreder. Bu ise insan bilincinin kaldırabileceği bir yük değildir. Allah (c.c.) âşıkları, ârifleri için bu ayet-i kerime, duyguları coşturur, tutkuları alevlendirir. Şevke ve aşka getirir. Zikri âdet olarak yerine getirilen ve nefse ağır gelen bir ibadet olmaktan çıkararak aşk ve şevkle kendinden geçilen bir coşku seline çevirir.
        Allah’ı (c.c.) zikrin pek çok faydaları vardır. Bunların hepsini burada saymak olanaksızdır. Biz bu faydalardan birkaç tanesine değinmeden geçemeyeceğiz:
        Allah’ı (c.c.) zikreden insana bu dünyada iken yüzüne genellikle bir nur ihsan edilir. Bu nur, zikrine göre o insanda kuvvet bulur. İhtiyarladıkça da yüzü ışıldar. Halbuki zikirden uzak, özellikle Müslüman olmayan insanların yüzlerine yaşlandıkça genellikle bir meymenetsizlik, çirkinlik gelir. Öyle ki bazılarının yüzüne insan bakmak bile istemez. Baktığında nursuzluktan ve fersizlikten rahatsız olur. Zikrinde olan bir müminin yüzü, Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğine nuru ile adeta şahitlik eder.
        Zikir ruhun, kalbin gıdasıdır. Çağımızın stres, kaygı, depresyon, panik atak, melankoli… gibi psikolojik hastalıklarına deva ancak zikirle olur. Bu hastalıklar manevi birer boşluktan doğarlar. Bunları ilaçlarla tedavi etmek de doğalarına aykırıdır. Çünkü ilaç bedene tesir eder, bu rahatsızlıklar ise ruhsal bir özellik taşırlar. Zikir bu tür rahatsızlıkları kökünden kazır. Çünkü zikir hem bu hastalıklar gibi ruhsal bir mahiyete sahiptir hem de doğrudan ruha tesir eder. Evinden çıkıp da nereye gideceğini bilemeyen bir insanın başıboşluğu, derbederliği ve serseriliği yerine zikir insanı yaratılış amacına sevk ederek bütün ruhsal boşluklardan, sıkıntılardan ve hastalıklardan korur. Allah’ı (c.c.) zikreden bir insanın ruhu ve kalbi sağlıklıdır.
        Zikir insanın evine, işine bir bereket getirir. Allah’ı (c.c.) zikreden bir insan, şükür ve kanaat ile bir doygunluk ve yeterlik duygusu içerisinde bulunur. Öyle ki böyle birisi kimseye muhtaç olmaz. Zenginliği ve tokluğu başkalarını da kendisine imrendirir.
        Zikirle insana sırlar dünyası açılır. Allah’ın (c.c.) rızasının ve veliliğin yolu zikirledir.
        Namaz ve diğer ibadetlerden zevk alma zikirle kolaylaşır. İbadetler nefse önce ağır gelir. Nefis ibadetlerden başlangıçta hiç hoşlanmaz. Zikir ibadetlere bir tat ve anlam katar. Zikirle kalp ve letaifler açılır. Üzerlerindeki günah kirleri temizlenir. Allah’tan (c.c.) gelen rahmet, nur ve feyz dalgalarını hissetmeye başlanır. Bu nur alışverişi sayesinde ibadetler nefsin de hoşuna gider. Böylelikle zikir ibadetlere bir derinlik ve boyut katar.
        Allah’ı (c.c.) zikirde nefsin takılıp kaldığı bazı engeller vardır. Onun için zikir herkese nasip olan bir devlet değildir. Allah’ı (c.c.) zikreden insanlar adeta özel olarak seçilmişlerdir.
        Zikirde nefsin belini büken şey, virttir. Virt, zikir dersidir. Gün içerisinde bitirilmesi gereken belli sayıdaki zikre denir. Böyle bir dersi ehil birisinden, mürşid-i kâmilden alan büyük bir devlete sahip olmuştur.
        Virt ile nefsin belinin bükülmesinin nedeni, nefsin alışkanlıklara olan bağımlığından kaynaklanır. Nefis hoşuna gitmese de alışkanlıklara karşı büyük bir bağımlılık gösterir. Onları yapamadan duramaz. İşte onun bu eğilimi, sigara ve içki içmede kötüye kullanılır. Ama her türlü ibadetin yerine getirilmesinde ve özellikle virdi çekmekte büyük bir işe yarar.
        Virt sürekli zikir için bir başlangıç olmalıdır. Virt olmadan sürekli zikre geçiş yapılamaz, ama sürekli zikre geçmeden virdin de tek başına bir yararı olmaz. Sürekli zikir sayıya vurmadan her uygun fırsatta Allah’ı (c.c.) zikretmek, her an düşünmek demektir.
        Nefis Allah’ı (c.c.) zikirde önce hoşlanmaz, ama Allah (c.c.) kalbe verdiği genişlikle, cezbe; nisbet, rahmet ve feyz ile nefsin bu olumsuz duygusunu da ortadan kaldırır. Zikir nefsin de hoşuna giden bir ibadet durumuna dönüşür.
        Allah’ın (c.c.) zikrinde gözetilecek asıl amaç, O’nun rızasıdır. O’nun güzel isimleri ile dünyalık isterken utanmamız gerekir. Zira Allah’ın (c.c.) indinde bu dünyanın hiçbir değeri yoktur. Bu konuya peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle işaret etmişlerdir: “Eğer Allah’ın yanında dünyanın bir sivrisinek kanadı kadar değeri olsaydı kafirler ondan bir yudum su içemezlerdi.” Başka bir hadis-i şeriflerinde de “Dünya lanetlidir, dünyada olan her şey lanetlidir; yalnız Allah için olan bunun dışındadır.” buyurmuşlardır. Allah (c.c.) ahirette inanan kulları için akla gelemeyecek, hayal edilemeyecek nice nimetler yaratmıştır. Kuşkusuz cehennemden sığınmak, cenneti istemek de güzel şeylerdir. Ama Allah’ın (c.c.) rızası bunlardan daha öte, daha güzel olan bir amaçtır. O’nun rızası kazanıldığı zaman elbette cehennem bizden uzak, cennet de bizim mekanımız olacaktır. Allah’a (c.c.) geçek anlamıyla iman eden âşıklar ve ârifler O’nun cemalini görmek için cennete de değer vermemişlerdir.
      • Muhsin İyi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

15 soru “Zikrin İşlevi, Zikir Ne İşe Yarar, Zikrin Fonksiyonu(3):

  1. yazınız çok güzel ama zikir farz değil cümlesine katılmıyorum. çünkü Kuranda çok ayette nefsinizi temizleyin, zahitlerden olun,muhsin kul olun,ulül elbab olun gibi Allahın kesin cümleleri var. yani isteyen yapsın diye birşey yok. ozaman herkeze hitap ediyor bu ayetler. yani herkeze farz oluyor .ayetin tersi şeyler konuşmak,yazmak.topluluğu etkilemek çok tehlikeli bence. teşekkür ederim.

    • Ayşe hanım Muhsin Hoca sanırım “zikir farz değildir” derken tasavvufi manada meşayihin vird olarak verdiği virdleri kast etmiş olmalıdır. Yoksa sizin okuduğunuz zikirle alakalı ayetleri ve hadisi şerifleri o çok önceden okumuş olmalı ve onun bilincinde olmalıdır.
      Size, Ehli sünnet alimlerine daima hüsnü zanda bulunmanızı tavsiye ederim.

  2. slm ilk zikire yeni başlayanlar sadece tekbir zikirmi çekmeli yoksa birkactane birdenmi zikrin kalbe yerleşmesi için

    • Aleykümselam Zuhal Hanım.
      İlk zikre başlayacaklar şayet bir mürşide müntesip değiller ise, abdest alıp diz üstü veya teverrük oturuşu ile veya bağdaş kurarak kıbleye karşı otururlar ve 25 kez gözler kapalı olarak estağfirullah derler.
      Daha sonra arzu ettikleri kadar “Lâ ilâhe illallah” derler ancak, tek sayı olması sünnettir. Daha sonra istedikleri kadar salavat ve istedikleri kadar “Yâ Allah” derler. Diğer esmaları da aynı şekilde zikredebilirler. İsterlerse bu zikirleri açıktan veya isterlerse kalpten gizli olarak yapabilirler.
      Bitiş de yine 25 estağfirullah çekerler.

  3. Ben yemek yerken yururken dolmuşta gıderken araba surerken sacımı tararken aklım agelen esmaları zikredıyorum, çeşitli zikirleri de oyle ben buna daha 2 ay once başladım 28 yıllık hayatımda ve ruhum aklım kalbım hıc olmadıgı kdar huzur dolu. bu işi yıllarca yuksek sayılarda vird edinenler kim bilir ne manevı mutluluklar yaşıyorlardır.
    ben ilk olarak gunde 4000 adet ya Vedud esması çekmiştim ama pek bilgim yoktu ınanılmaz sıcak basması ve korku vuku bulmuştu. şeytan vesvesesiydi belli ki pabuç bırakmadım ama inatla devam ettim. şimdi hiç rahatsız olmuyorum çok şükür. ben iç sıkıntısı, takıntı için psikologa gitmiştim 1-2 kez. vallahi arkadaşlar her derde deva zikir zikir zikir… hem de bedava

    • Allahu Teala buyuruyor ki; “Elâ bizikrillâhi tetmeinnil kulûb” (Kalpler ancak Allah’ın zikri ile huzura erer) buyurmaktadır.
      Allah yar ve yardımcınız olsun.

  4. Es Selamun aleyküm
    Anladığım kadarıyla kulaktan dolma şeylerle zikir yapılmıyor. Okuduğum İslam yazılarından birinde çeşitli zikirler ve çekilecek sayıları yazıyordu. Müriyd bir irade zikriydi onun sayesinde kötü alışkanlıklarımdan kurtuldum, günde 3600 çekiyorum, Nur ruhu güçlendiriyordu 3600 de ona başladım, Kuddus hakikatimize döndürüyor diye okumustum 3600 onu çekiyorum, normalde cok heyecanlı ve sinirli oldugum icinde 2700 Haliym cekiyorum sizce bu zikirlere devam edim mi yada napmaliyim?size daha evvelde mail atıp başka bir konu hakkinda sormuştum mail adresimede gönderebilir misiniz? Demistim yanit hala gelmedi nolur yanıt verin …

    • Aleykümselam. Banu Hanım, dergimizin prensipleri gereği mail adresine cevap göndermiyoruz. Eğer yazınızın başkaları tarafından okunmasını istemiyorsanız sadece sorduğunuz soruların cevabını yazarız, yazınızı yayınlamayız veya, Facebook’taki İslam Dergisi sayfamızın mesaj kutusuna sorularınızı yazarsanız sorularınızın cevabınızı oradan alabilirsiniz.
      Sorularınızın cevabına gelince, bir kimsenin kendi kendine yaptığı zikirlere Allah katında sevap verilir ancak, yapılan zikirlerin daha etkili olması açısından bir mürşidin izni ve gözetiminde yapılacak zikirler daha etkilidir.
      Kâmil ve mükemmil bir mürşid bulana kadar bu zikrinize devam edebilirsiniz.

  5. inanılmaz faydalandım..nasibim varmış..bir iki arkadaşamıda gönderdim..bu sekmeyi ekliyorum bilgisayara..mükemmel bir anlatım..paylaşılası kesinlikle

  6. Muhterem Abdulbaki Efendi. Bu yazıları yazan Muhsin İyiliksever Hocamızdır. Kendisi ehl-i tarikattır. Kendi mürşidinin ve sadatı Nakşibendi büyüklerinin sözlerini yazmıştır. Yazılarından bir örnek:
    (Zikir yoluna giren kişinin zikri değişebilir. Azalabilir. Artabilir. Sofiyse, bunu mürşidi belirler. Şayet kişi kendi başına, mürşitsiz zikre başlamışsa belli bir sayıyı koruması tavsiye olunur.)
    Bu yazının neresi yanlıştır? Diğer yazıları da bunun benzeridir.

    Bu site belli bir tarikata ait bir site değildir. Ehli Sünnet olup söz ve gönül ehli olan herkese burada yazma fırsatı verilir.
    Lütfen başka Nakşibendi tarikatları da olduğunu da göz ardı etmeyelim. lütfen onları yok saymayalım. Onlarda ehli sünnettir. Onlar da Turûk-u Nakşibendînin kollarıdır.

    Sitemiz sadece bir tarikatı anlatan bir site olarak görülmesin. Sitemiz, Amerika’dan Kazakistan’a kadar tüm insanlara ehli sünnet akaidini ve fıkhını bununla birlikte ruh yolu tarikatları ve nefis yolu tarikatlarını anlatmaktadır. Oralardan sitemizdeki yazıları her gün binlerce insan okumaktadır. Muhsin Hocanın zikir hakkında yazdığı bilgiler zinhar size esrar ilmi gelmesin. Zira o tür bilgiler tasavvuf ehli zatların kitaplarında ciltler dolusu bulunmaktadır.
    Esrar ilmi onları yaşamaktır. Yaşayan zaten anlatamaz. Zira o tür ahvali anlatacak kelime yoktur.

    Sitemizin maksadı bir menfaate mebni değildir. Öyle olsaydı 500 bin kişiye hitap eden bu siteye reklamlar alır paralar kazanırdık. Maksadımız ehl-i sünnet yolunda Allah’ın rızasıdır. Bu sitede, ehli sünnet olup söz ve gönül ehli olan herkese söz hakkı vardır.

    Muhterem Abdulbaki efendi. Siz de yazmak lütfunda bulunursanız sizin de yazılarınızı yayınlayabiliriz.
    Allah’a emanet olunuz ve bizleri de dualarınıza dahil ediniz efendim.

    • Hakan kardeşim sizin durumunuz hiç iç açıcı değil. O sebeple özel soruların cevabı da özeldir. Sorunuzun cevabını almak istiyorsanız İslam Dergisi Facebook sayfamızın mesaj kutusuna yazarsınız oradan cevabınızı veririz. Sizden başkası da görmez.

  7. ŞİMDİYE KADAR FAYDALANDIĞIM EN KAPSAMLI YAZI..YAŞANARAK ,HAL EHLİNİN YAZDIĞI NE KADAR BBELLİ …ALLAH RAZI OLSUN.

    • ALLAH GANİ GANİ RAZIOLSUN BAŞKA DİYECEK BİŞEY BULAMIYORUM ÇOK İSTİFADE ETTİM ARKADAŞLARIMIDA GÖNDERDİM ADRESİ

  8. hocam emeğinize sağlık ama çok uzun okurken konsantre bozuluyor göz sancısıyla başlıyor dikkat dağılıyor daha akıcı ve öz lütfeeeeeeeen.