Mürşitlik, Evliyalık ve Nefsin Makam ve Dereceleri

İmamı Azam resimleri    Elhamdulillâhi Rabbil âlemin Vessalâtü vesselâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve eshâbihi ecmeîn.
Bismillâhirrâhmânirrahîm
Her hayrın ve şerrin yegane yaratıcısı kendisinden başka İlah olmayan Allahu Tealadır. O’nun eşi ve benzeri ve dengi yoktur. Herkese kuvvet ve hayat veren O’dur.  
 

  Mürşitlik ve  Evliyalık(velilik) Nedir?
       İslam dinini ifade eden bilgiler üç esas bölümden oluşur. Birincisi itikattır ki bu, dinin temelidir. İkincisi; amel  ve cezalarla ilgli ilimdir. Bu da kendi içinde bölümlere ayrılır. Üçüncüsü ise güzel ahlak ilmi ve ihlastır.  Nefis terbiyesi ve kalbin masiva sevgisinden temizlenmesi işlemi yapılmadan, hiç bir kimse gerçek anlamda güzel ahlaka ve hakiki ihlasa ulaşamaz.
Tasavvuf ıstılahında velilik; “Allah dostu” anlamına gelmektedir.  Halk deyiminde ise, Arabça kırık çoğulunun karşılığı olan; “evliya” ifadesi kullanılır. Bunun anlamı, Kur’an ve sünnetten ayrılmayan; “Allah’ın rızasına ermiş, kalb gözü açık, kendisine Allah’ın  kerametler verdiği sadık mümin” demektir. Bazı mutasavvıflar evliyalığı, velayeti âmme ve velayeti hâsse diye iki kategoride izah ederler.

        Velâyeti Âmme;
Bazı ulemaya göre, Allah’a ve enbiyalara ve kitablarına imanı tam olan, farzları ve sünnetleri yapan, haramlardan sakınan her müminin umumi evliyalık kategorisine gireceğini ifade ederler. N
efsinin terbiye derecesi, nefsi levvame veya nefsi mülhime arasında bulunan bu kimseler, Allah’a ve Rasulüne iman edip salih amel işleyen, arada sırada  küçük günah da işleyebilen müminlerdir. Bunlar büyük günah işlediklerinde ise, derhal pişman olur tevbe ederler.
        Velâyeti Hâsse:
Bu tür veliliğe özel evliyalık denir. Bir kimsenin bu kategoriye girebilmesi için, aşağıda belirtilen nefsin mertebelerinden en az  Nefsi Mutmeinne mertebesine gelmiş olması gerekmektedir. Nefs-i Mutmeinne olan bir mümin, artık özel velilerdendir. Bu mertebenin bir üstü Nefsi Raziyedir. Burada kalanlar, bir ömür boyu sekr(İlahi nurun güzelliğinin verdiği manevi sarhoşluk)halinde kalarak kulluklarına devam ederler. Bunların bazılarında eski zamanlarda, çok az da olsa sekr halinin akıllarını örtmesiyle şeriat dışı sözler ve haller görülmüştür. Hallac-ı Mansur gibi. Bunlar mürşit olmadığı için bunların bu hallerini taklit etmek haramdır. Onların bu yaptıklarından dolayı sorumlu olup olmadıkları bizi alakadar da etmez. Bazı alimler manevi sekr halini yaşayanların o durumlarından dolayı sorumlu olmayacaklarını ifade ederler. Bizi alakadar eden şeriate tabii olmaktır.
Herkes kendi halinden mes’uldür.

        Mürşid-i Kamil ve Mükemmil: 
Allahu Tealaya manevi olarak diğer velilerden daha yakîn, manen daha ileri seviyede bulunan Allah dostu alim ve veli kimseler bu mertebeye ereler. Bu konuda daha çok bilgi edinmek isteyen şu yazımızı tıklasın:
 http://www.islamdergisi.com/genel/tasavvuf-nedir/
Cahilden mürşit olmaz. Mürşit; Kur’an ve Sünneti çok iyi bilen ve onu herkesten daha iyi yaşayan, ahlaken ve amelî olarak Peygamber(s.a.v.) Efendimize tam uyan örnek kimse olmalıdır. İrşat mertebesinde olup mürşitlik yapan bir kimsenin nefsi, Tasavvuf ıstlahında belirtilen Nefsi Merziye mertebesinde olmalıdır. Kâmil ve mükemmil bir mürşidin ruhani ahvali, fenafillahtan beka billah mertebesine ulaşmış olmalı ve sekr halinden kurtulmuş, olgun ve olgunlaştıracak nitelikleri taşımalıdır.

       SORU:
Bu anlatılan velilik durumları Kur’an’da geçiyor mu?

       CEVAP:
Yukarıda anlattıklarımızın Kur’an’da karşılığı Vakıa Suresi 7 ve 10.cu ayetlerde geçmektedir.  Kur’an; Vakıa Suresinin 7. ayetinde insanların kıyamette üç gurup olacağını haber vermektedir: Siz de üç sınıf olduğunuz zaman,” (Vakıa-7). Aynı surenin 8.ayetinde mealen; “ki, eshabül-meymeneh, ne mutludur onlar! “ (Vakıa-8) ayeti ile, mü’minlerin Kıyametteki ahvali belirtilmektedir. Aynı surenin 9. ayetinde mealne; Ve eshabül-meş’emeh ki, ne mutsuzdur onlar!” buyrularak, cehennemliklerin durumları belirtilmekte olup, 10. ayette ise, peygamberler ve varisleri olan mürşidlerin ahvalini belirtilir, mealen; Ve sabikûnlar ki, en öne geçenlerdir  

Kur’an’ın engin manasını kendi dar kalıplarına sıkıştırmaya çalışarak tasavvufu inkara kalkan münkirlerin izahatlarını saymazsak, Kur’an’ın bir başka ayetinde, peygamberler ve onların varisleri olan mürşidlerden  sadıklar olarak  bahsedildiğini görürüz, mealen;
Ey iman edenler Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (Tevbe – 119)
         Sadıklar kimlerdir? Sadıkların en bariz misallerinden birisi, enbiyadan sonra Ebû Bekris-Sıddîk(r.a.) hazretleridir. Sıddık kelimesi Arabça sadeka kelimesinden türetilmiş olup, sâdıkın  mübalağası, daha ilerisi demektir. Sadıklar; o kimselerdirki özü sözü, fiilleri ile çelişmeyen doğru mü’minler anlamına gelmektedir. O halde, bu ayeti kerime, tasavvuf münkirlerinin ayete verdikleri dar manada olduğu gibi, sadece Tebükte olan olayların muhatabı kimselere hitab etmiyor, kıyamete kadar gelecek olan tüm müminlere hitaben; “Ey inanalar doğru mü’minlerle beraber olunuz” diye buyruluyor.
        Kur’an’daki ifadeyle; ”Sadıkîn” yani velilik, çoğulu evliya nasıl olmalıdır? Yukarıda da söz ettiğimiz gibi sadıklar razı olunan yani Allah’ın kendilerinden olduğu kimselerdir ki, Kur’an’da  bu ifade; “merdıyye “olarak geçer.
Eski müfessirler: “Nefsin razı olması”nı, onun kendisine verilen nimetlere razı olması veya kendi içinde hoşnutluk duyması şeklinde açıklamışlardır. (bk. İbn Kesir, Beyzavî, Kurtubî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).
Bazı kimseler derki: ”Bizim ne haddimize Allah’tan razı olup, olmamak” Bu kimseler nefs ile ruhu birbirinden ayıramayıp kendilerini nefs sanmak gafletine düşenlerdir. Yoğurdun içinde ayran ile yağ karışıktır. Ne zaman onu yayıkta yayarlarsa, yağ bir tarafa ayran bir tarafa ayrılır da gerçek o zaman anlaşılır. Nefsi, seyrü süluk yapmayanlar alimde olsalar, nefisle ruhu birbirine karıştırmaktan asla kurtulamazlar.

        Nefs-i Emmare Nedir?
        Kur’an’da, kötülüğü emreden nefis; “Ve mâ überriü nefsî innen nefse le emmâratün bis-sûi illâ mâ rahıme rabbî inne rabbî ğafûrur rahîym” ve  mealen; ”Nefsimi temize de çıkarmıyorum, çünkü nefis kötülüğü emreder; meğer Rabbim rahmetiyle bağışlaya, çünkü Rabbim Ğafurun Rahîm’dir.” (Yusuf, 53)diye beyan ediliyor.
Nefis, insanın kendisi midir? Hayır. İnsanın kendisi “adem”dir yani yokluktur. İnsandaki görme, işitme, irade ve bilinç, gibi sıfatlar Allah’ın insana emanetidir. Nefis, her nekadar insanın kendisi gib görünsede , değidir. Zira, Kur’an’da geçen”çünkü nefis kötülüğü emreder” ifadesinde Yusuf’un onun emrine itaat etmediği anlaşılmaktadır. Öyle ise bu nefis, Yusuf’a emrettiğine göre, Yusuf’tan ayrı birisi olmalıdır ki, öyledir de…İnsan bununla Allah için mücadele ettiği sürece Allah katında değer kazanır. Ona tabi olursa, o kazandık larını kaybeder.İnsan içindeki bu inkarcı düşmanı terbiye etmekten sorumludur. O Allah’tan razı oluncaya kadar insan mücadele etmekten geri durmamalıdır. Nefis Allah’tan razı olduktan sonra kulun mücadelesi daha ince bir yola girerki bu öncekinden daha zor olan bir yoldur. Hadiste geçen büyük cihatta bu olmaldır.  “Sana yakin(ölüm) gelinceye kadar kulluğa devam et” ayetinin manasınca ölüm gelinceye kadar kulun imtihanı bitmiyor.

Bir Mü’min, nefsini emmarelikten kurtarıp, Kur’an’da bahsi geçen Sâdıkînden olabilmesi için, nefs-i emmarenin 4. mertebesi olan nefs-i mutmeinneye ulaşmadıkça nefsinin dine karşı olan itirazlarından kurtulamaz.

       Nefsi mutmeinne derecesine ulaşan kimsenin ruhu emmarelikten kurtulup, “Yâ eyyetühen-nefsül-mutmeinne, irciî’ ilâ Rabbiki râdıyeten merdıyyeh” ilahi hitabına mazhar olur. Bu ilahi hitabla birlikte, kişinin nefsini terbiye eden İlahi isim hangisi ise, o ismin nurunun güzelliği muhatabını kendinden geçirir. Sekr denilen sarhoşluk burada başlar. Nakşibendi Tarkatı büyüklerineden İmam-ı Rabbani hazretleri Ruh yolundan manevi yakınlık kazandıran Nakşibendi yolundaki bir seyrü sülük ehlinin sekr halinin çok kısa olacağını ve diğer turuklardaki gibi vartaların(“enel Hak”demek gibi)  olmayacağını belirtiyor.
Bir veli, nefsin diğer aşamalarından razıyeye ulaştığında onda serkeşlik kalmaz, Allah’ın her işinden razı olur. Bela ile, nimet, hastalık ile sıhhat onun için birdir. İşte nefs bu mertebeye gelmeden önce, Rabbinin nimetlerini sever fakat, musibetlerine rıza göstermez. Zehirli aşı yüzünü buruşturmadan yemek makamı rıza makamıdır. Bu aşamaya gelmemiş kimsenin kalbi Allahtan razıdır ama nefsi, belalar geldiğinde razı değidir. Bu mertebede ruh Allah’ta fani olur. “ene” yani “benlik”kalkar. İradesi Allah’ın iradesinde yok olduğu için, yaptıkları; “Bir kulum Beni sevdimi(razı oldumu), onula işitir, onunla görürüm.” hadisi kudsisine göre, ruhun fenafillah, nefsin ise, nefsi razıye makamıdır. Bu mertebelerde kalan kişiyi halk tanıyamaz. Belki bu kimseler kendi kendinide tanıyamaz. Bu ifadeler Kur’an’ın zahiri manasından öteye gidemeyen Molla Kasım zihniyetlilerin dar akıllarını karışrır. Bu işin, akıl işi olmadığını gönül işi, sevmek işi olduğunu bir türlü kavrayamazlar.

       Mürşitlik: 
İrşad makamı demektirki, sıdkın sadıklık makamının tamamlanması demektir. Sadıklarla beraber olamak ifadesi bunlarla birlikte olunduğunda tamamlanır ve yerini bulur.

       S.Küçük İsimli  Tasavvuf İnkarcısının İTİRAZI:
Aklını kaybeden bir insanın mükellefiyeti düştüğü için buna sebep olacak her şey kati bir dille yasaklanmıştır. Şimdi yukarıda çok zikir ve ibadetten dolayı sarhoşluk içine giren kendini kaybeden veliler(!) içki içip aklını kaybedenden ne farkı kalır? allah resulü ve sahabesi hiç böyle şeyler yapmamış böyle uçup kaçmamış ama bizim veliler nasıl oluyorsa her biri uçmuş. Rabbimiz bize kuran üzerinde düşünün diyecek ama bizimkiler zikir çekerken aklını yitirecek. Siz Kur’an’da aklını çok zikirden dolayı kaybetmiş bir örnek bulabilirmisiniz?  Ha bu arada zikir ne demek zikirden kastedilen nedir? Eğer zikir deyince allah’ın isimlerinden birini defalarca tekrarlamayı anlıyorsanız aklını kaybedenleri anlayışla karşılamak lazım. Bu kafayla gidersek aramızda akıllı kalmaz. Önce zikrin mahiyeti nedir? Bu sorunun cevabı üzerinde araştırmak lazım. Kur’an’da zikir hangi anlamlarda kullanılmış lütfen bu konuya bir eğilin?
      Cevap 1:
İtirazcı diyor ki ;
Aklını kaybeden bir insanın mükellefiyeti düştüğü için buna sebep olacak her şey kati bir dille yasaklanmıştır. Şimdi yukarıda çok zikir ve ibadetten dolayı sarhoşluk içine giren kendini kaybeden veliler(!) içki içip aklını kaybedenden ne farkı kalır?”
      Öncelikle şunu açıklıkla ifade edeyim ki, selefiyecinin iddia ettiği gibi ne veliler ve ne de sarhoşlar aklını kaybetmezler. Her iki zümrenin de sadece akılları örtülür. Birisinin aklı Allah muhabbetinden diğerinin ki ise içki rezilliğindendir.
Görüldüğü gibi bu selefiyeci içki  içip sarhoş olan kimse ile, “Allah” deyip sarhoş olan kimse arasındaki farkı idrak edemeyecek kadar kör taassup sahibidir.  İçki içerek aklı örtülen sarhoşun durumu, Allah’ın emrine karşı gelerek içki içmesi sebebiyledir.. Dervişin çok zikir yaparak akılının örtülmesine sebep ise, Allah’ın “Ey İman edenler Allah’ı çok zikrediniz” emrini yerine getirmesidir. Bir misal:
      Kâfirle cihat eden şehit olur. Kafire yardım ederken ölen ise leş olur. Devletle savaşarak ölenle devleti savunarak ölen aynı mıdır..?  Biri şehit olur, diğeri ise terörist. Zira biri devletin emri gereği savaşarak ölür, diğeri ise devlete karşı savaştığı için vatan hainı sayılır.
İçki içip sarhoş olanla, “Allah” deyip sarhoş olan elbette bir olamaz. Gece ile gündüzün bir olamayacağı gibi.

       Cevap  2:
İtirazcı;
Allah Resulü ve sahabesi hiç böyle şeyler yapmamış böyle uçup kaçmamış ama bizim veliler nasıl oluyorsa her biri uçmuş.” diyor.
Sahabe efendilerimizin muhabbetullahtan hiç sarhoş olmadıkları haberi bir kere bariz yalandır. Buna dair bir çok deliller mevcuttur. Hz. Ali’ye Peygamber efendimiz “Ya Ali sen bana, Musa’nın kardeşi Harun gibisin” dediğinde Hz. Ali bu iltifat karşısında sarhoş olup bir süre kendi ekseninde dönmüştür. Bir başka zaman Hz. Ali efendimiz, bir çok namaz vakti geçecek kadar sarhoş olup namazları kazaya kalmıştır. Bilali Habeşi ve diğer bazı sahabeler de de bu tür olaylar görülmüştür.  Ancak Eshap da bu tür durumların az görülmesinin sebeplerini büyük alim ve veli İmamı Rabbani hazretleri şu mealde açıklamaktadır.
“Allah’a ruhani yaklaşım yolu ikidir. Birincisi Kurb-u Vilayet denilen yoldur ki bu yolda sekr vardır. İkinci yol ise sahabe ve Rasulullah’ın Allah’a yaklaşım yolları ki, bu Kurb-u Nübüvvet Yoludur.  O yolda ilerlemek çok daha kolaydır ve o yolda sekr de (manevi sarhoşluk) bulunmaz.”
İşte, Rasulullah’ın ve Eshabının sekre ve vartaya düşmemeleri bu sebeptendir.

       Cevap 3:
İtirazcı diyorki: Rabbimiz bize kuran üzerinde düşünün diyecek ama bizimkiler zikir çekerken aklını yitirecek. Siz Kur’an’da aklını çok zikirden dolayı kaybetmiş bir örnek bulabilir misiniz?”
 M
eczubun cezbesinden söz eden ayeti soran bu selefiyecinin sorusuna, şu soru ile cevap veriyoruz:
Madem ki siz ikna olmak için, her dînî  bilgiyi Kur’an’da görmek istiyorsunuz, o halde siz, Cenaze Namazının farz olduğu ayeti veya Cuma Namazının Kur’an’da kaç rekat olduğunu gösteren ayeti bize gösterebilir misiniz ???
       Tabii, selefiyeci şahıs bu sorunun cevabını verememiştir. Vermesi de mümkün değildir….
Ey Allah’ım. Hadis-i Şerîfleri inkar ederek İslamiyetten uzaklaşanların şerlerinden sana sığınıyoruz. Âmîn yâ mucîbeddeavât bi hurmeti seyyidil murselîn. (sallallahu aleyhi ve sellem)
      

BİR MENKIBE: 
      Şemsi Tebrizi’ye bir meczup, mollalar meclisinde bir soru sorar:
    “Ben eşeğimi yitirdim. Senin basiretin açık olduğu söyleniyor, eşeğimin yerini Allah’ın izni ile bana söyleyebilir misin?”der.
     Şems:
     “Sana cevap vermeden önce benim bu meclistekilere bir sorum olacaktır. İçinizde hiç aşık olmayan bir kimse var mı?”der. Üç tane molla hiç aşık olmadıklarını ve aşık olmanın ne demek olduğunu idrak etmediklerini söylerler. Bunun üzerine Şems, eşeğini kaybeden meczuba yönelerek :
    “Ey meczup biraz önce eşeğini kaybettiğini ve onun yerini soruyordun. İşte sana üç tane eşek. Zira bunlar hiç aşık olmamışlar.”der.
     Şems-i Tebrizi hazretleri, bu menkıbe ile muhabbeti olmayanların eşekten farkı olamayacağını ima etmektedir. Yunus Emre şiiri ile bu hususu ne güzel ifade etmiştir:
Aşksızlara verme öğüt öğüdünden alır değil
Aşksız adam hayvan olur, hayvan öğüt bilir değil

Aşk, derken illada bir kadına veya bir erkeğe aşık olmak anlamı ortaya çıkmamalıdır. İnsan, Peygamberini sever, evladını sever, babasını, anasını, üstadını, doğayı sever.  Zaten gerçek sevgide asla şehvet olmaz. Varsa, o sevgi değil şehvettir.
     Zikirle, akl-ı meaş denilen hayvani akıl terk edilir, onun yerine akl-ı  mead denilen gerçek akıl, aklı selim ele geçer.  Zira, sahabelerin aklı akl-ı meaddı. Tabiinin büyüklerinden Hasan-ı Basri hazretlerine dedilerki:
– “ Sen sahabe gibisin.”
O dedi;
-“ Hayır. Siz sahabeleri görseydiniz onlara”deli”derdiniz. Onlar sizi görselerdi, Bu yaşantınızdan dolayı size; “kafir”derlerdi.”dedi.

     Cevap 4:
İtirazcı diyorki; “zikir ne demek zikirden kastedilen nedir? Eğer zikir deyince Allah’ın isimlerinden birini defalarca tekrarlamayı anlıyorsanız aklını kaybedenleri anlayışla karşılamak lazım. Bu kafayla gidersek aramızda akıllı kalmaz. Önce zikrin mahiyeti nedir? Bu sorunun cevabı üzerinde araştırmak lazım. Kur’an’da zikir hangi anlamlarda kullanılmış lütfen bu konuya bir eğilin?”
        İtirazcı şunu bilmelidir ki zikir; Allahu Tealanın: “Ey iman edenler Allah’ı çok hatırlayın.” emri gereği Allah’ı saygı ile, muhabbetle, zatını hiçbir şeye benzetmeden anmaktır. Zikr, ister dilin ile; “Allah” diye söyle, ister dilsiz damaksız kalbinden ruhundan hatta sıırından “Allah”diye an, zikir Allah’ı saygı ile hatırlamaktır. Zikir; O’nunla yürüdüğünü(Allah’ın iradesi ve kudreti ile yürütüldüğnü), O’nunla işittiğini;(O’nun kudreti ile ve dilemesi ile işittiğini), O’nunla yaşadığını;(O’nun kudreti ve iradesi ile yaşatıldığını),  yani; O’nun seni ve her şeyi yaratan olduğunu bilip, bilmenide O’ndan bilerek O’nu, saygı ve minnetle hatırlamandır.

        Kendini akıllı sanan tasavvuf itirazcısı, akıl sandığı o hayvani akıl olan akl-ı meaşı, melekî akıl olan akl-ı mead ile değişebilseydi, işte o zaman tasavvufi gerçeklere itiraz edemezdi. 
        Tasavvuf itirazcısı, Kur’an’da zikrin ne demek olduğunu sormaktadır:
 Kur’an’da zikir; İçinde “benliğin” olmadığı bir zikirle kılınan namazdır. 
 

     Meczub Evliya Nedir? “Enel Hakk”sözü Hallac-ı Mansur’a mı ait ? 
Öncelikle “meczub evliya nedir?” onun, sonra diğerinin diğerinin cevabını verelim.
Meczub evliya demek, kendisini ilahi aşkın galebe çaldığı cezbeli veli demektir. Aklını ve iradesini ilahi muhabbetin kaplamış olduğu meczub evliyaların büyüğü Hüseyin Hallac-ı Mansur’dan “Enel Hakk” Yani; “Ben hakk’ım” sözü zuhur ettiği için zamanın mahkemelerinde yargılanmış ve küfrüne hüküm verilerek idam edilmiştir.
Şeyh Sebusteri hazretleri: Bu” Enel Hakk” ifadesini Hallac mı söylemiştir, yoksa onun ağzı ile mi söylenmiştir sorusunun cevabını şu ifadelerle izah ediyor:
“Allahu Teala, hazreti Musa’ya “Ey Musa! Ben senin Rabbınım, ayakkabılarını çıkar, sen mukaddes Tuva vadisindesin.”(Tâ Hâ-20) Bu ilahi hitab Hz. Musa’ya bir ağacın diliyle ulaşıyor, Cenab-ı Hakk bir ağacın dili ile “enelhak”demesi uygun oluyorda, neden iyi bir insanın dilinden benzeri kelimeler çıktığında neden uygun görülmesin?” diyor. (V.Vüc. 53.shf)
Bu açıklama diğer veliler için de mukayese yapılırsa, Cüneyt gibi, Beyazıt gibi, onlarında Hallac’tan farkları nedir?  Yani; Cüneydi Bağdadi hazretlerinin ağzından “Sübhanî, şanım ne yücedir.”cümleleri Cüneyt tarafından değil, Cenab-ı Hak tarafından söylenmiş olduğu anlaşılamaz mı? Zira, bir ağaçtan kelamını tecelli ettiren Rabbül-âlemîn, sâdık bir kulunun ağzından bazı sözleri tecelli ettirmekten -hâşâ-aciz mi? Elbette O’nu hiç bir şey aciz bırakamaz.

    N E F S İ N  7  D E R E C E S İ  
1. Nefs-i Emmare: Nefs-i natıka; zulmet yani karanlıkta bulunduğu makamıdır ki, o makamda Nefis Emmaredir. Kur’an’da  Yusuf sûresinde, “Şüphesiz ki nefs, kötülüğü son derece emredicidir.” (Yusuf, 53) şeklinde mübalağa ile gelmiştir.
2. Nefs-i Levvame: Nefs-i natıkanın, Nur ile zulmetin karışık olduğu durumudur ki, o makamda Nefs Levvamedir. Kur’an’da : “Kıyamet gününe yemin ederim. Pişmanlık duyan nefse (nefs-i Levvâmeye) yemin ederim “, (el-Kıyame, 75/ 1-2).
3. Nefs-i Mülhime: Esrar (sırlar) makamı olup nefs-i natıka, o makamda Mülhimedir. Kur’an’da: “Fe elhemehâ fucûrehâ ve takvâhâ.”
“Sonra ona (nefse) fücurunu ve takvasını ilham etti.” (91/ŞEMS-8:)
4. Nefs-i Mutmeinne: Olgunluk makamı olup nefs-i natıka, o makamda Mutmeinnedir. Kur’an’da: “Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Ya eyyetühen-nefsül-mutmainne…” “Ey itminana ermiş nefs!”
5. Nefs-i Razıye: Vuslat (kavuşma) makamı olup nefs-i natıka,   o makamda  RAZİYYE adını alır. Kur’an’da: “İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!” (89/FECR-28)

6. Nefs-i Merdıye: Fiillerin tecelli ediş makamı olup nefs-i natıka, o makamda MARZİYYE adını alır. Kur’an’da: “İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!” (89/FECR-28)

7. Nefs-i Kâmile veya Safiye: Bu nefis, Enbiyanın ve Evliyanın seçilmişlerinin nefsidir. Sıfat ve İlahi İsimlerin tecelli ediş makamı olup nefs-i natıka, o makamda SAFİYYE adını alır. Kur’an’da: “Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır). 35/FÂTIR-18:
“Yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum
enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izehtedeytum. İlâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne). Mealen:
Ey iman edenler! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allâh’adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek (5/MÂİDE-105)


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

4 soru “Mürşitlik, Evliyalık ve Nefsin Makam ve Dereceleri

  1. kurtulun gardaslarım nefsın kotu sıfatları ıcın mucadele edin bir hak dostuna teslim edin nefsinizi (bu ona cok agır gelır) sonrada sabr edın kacın ıtadd edın taad edın sevın sevın ve kendinizi nefısnızı yerın kı ozunuze ulasın hıc bır sey gorundugu gıbı degıl herseyın aslı olmayınca olan aslı gormeyınce

  2. hallacı mansur h.z sonra da muhyiddini arabi h.z retleride söylemiştir o sözü ve mübarek insanı bir çukur eşip içine canlı canlı atmışlar ve üzerini hayvan pisliği ile kapatmışlardır.

  3. Allahcc.razı olsun hocam istifade ettik inşallah. Gerçi yukardaki yazınızda Hallaç hakkında “hesabını kendi verecek bizi alakadar etmez.” demişsiniz çok doğru da, bizi alakadar eden şey tasavvuf konusu girince bu Hallacı Mansur hep karşımıza çıkmasından dolayı bişey söyleyeyim.
    Hocam hallacı mansur o sözünden dolayı idam edildi mi yoksa başka sebepten mi idam edildi? Hani diyorumki, o sözü manevi sarhoşluğu gidince kendisine söylendiği zaman neden yok o sözü bilerek söylemedim tevbe haşa deyip tevbe etmedi ölümüne o sözüne sadık kaldı eğer o sözde yanlışlık varise ki var olduğu açık bence. Allah cc.ağaçla hz. Musa’ya hitab etmesi ile, imtihanla daim olan aklı yerinde olan kullar arasında fark var. Bir kul vasıtası ile yüce Allah,(cc). “Ben Allah’ım” demez. Adetullaha aykırı olur. Çünkü yüce Allahcc.tüm insanları ilahlık gütmesini, büyüklenmesini yasaklayıp imtihan aracı olarak bildirdi kullarına. Tabiki yüce Allahcc.ne dilerse “ol” demesiyle olur,ama birde bu dünyaya koyduğu adetullahı,düzeni,kuralları koyan Rabbim sınırları çizdi zaten,,,

    • Selamun aleyküm ismi Mesut, Mesut kardeşim. Hazreti Mevlana’ya “Allah’ı nasıl bilirsin”demişler. O; “Ben ol da bil”demiş. Tasavvuf konuları çok ince meselelerdir. Akıllılar işin içinden çıkamadı. Akılsızlar ise, hiç bir şey anlayamadı. Çünkü Tasavvuf ne akla sığacak kadar dar, ne de akılsızların anlayacağı kadar somuttur yani maddî değildir. Tasavvuf akıl işi değil gönül işidir. Gönül ise, sevgisiz kördür. Onu akıl ile bulursun ama sevgi ile vakıf ona olabilirsin.
      “Tasavvuf” demek “Hallaç” demek değildir. Nakşibendi sadatları şöyle bildirdiler:
      “Eğer Nakşibendi şeyhlerinden birisi o devirde yaşasaydı Hllaç o duruma düşmezdi” Hallaç seyir ve sülükunü tamamlayamamış velilerdendir. Oraya takılma. Ondan sonrada bir Hallaç gelmemiştir zaten.
      Ebu Hureyre(r.a.) hazretleri; “Ben Resulullah’tan üç ilim aldım. Birini istisnasız herkese bildiriyorum. İkincisini ehline bildirdim. Diğerini de rivayet edersem boynumu vurursunuz” diye beyan ettiler.
      Birincisi itikat, amel ve ukubatla ilgili bilgiler, ikincisi tarikat ilmi, üçüncüsü ise, hakikat ilmidir ki, onu yaşamayan anlayamaz ve inkâr eder.
      Evliyadan bazıları Hallac’ın “enel hak” demediğini bildirmişlerdir. O halde Hallaç, söylemediği söze niye tevbe etsin?
      Diyorsunki Allah ağaçın dili ile “enel hak “der ama insanın lisanı ile demez diyorsun. Kur’an’da ise mealen: “Düşmana bir avuç toprak attığında sen atmadın, Allah attı” (Enfal Suresi/17 )diye buruluyor.
      Hadis-i Kudside Allahu Teala buyuruyorki mealen;
      “Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. (Buhârî, Rikak 38.)
      Bu hususta hz.Ömer hakkında şu hadisi şerifte bulunmaktadır. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu su sözüyle ifade etmekteydi: “Allah, hakkı Ömer’in dili ve kalbi üzere kıldı” (Üsdül-gâbe, IV, 151).

      Dilediği kulunun eli ile taş da atan Allah, dilediği kulunun dili ile ; “Enel Hakk”demekten aciz değildir.
      Allahu Tealanın Tîn Suresinde, mealen; “Mukhakkak ki biz insanı en güzel yaratılış üzere yarattık”diye belirttiği insan, ağaçtan daha aşağı bir mahluk değildir.
      Vesselam.