Eski Şeyh Ferit Aydın Kimdir?

     Eski Şeyh Namı ile Mezkur Ferit Aydın Kimdir?
Güneydoğu’da babadan oğula kalan bir aşiret idaresinde aşiretin liderine çoğunlukla “şeyh diye hitap ederler. Bu şeyhliğin gerçek Tarikat şeyhliği ile hiç bir alakası yoktur. Hele bu şahsın Nakşibendi Tarikatı Mürşitler silsilesi ile hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır. Müstafi Şeyh Ferit Aydın’ın, kendisine ait veya onu destekleyen bir internet sitesinde(is.kt.):
     “
Nakşi Şeyhi Ferit Aydın (Eski Nakşi Şeyhi iken Muvahhidliği seçen Ferit Aydın)” Kuşaklar boyu Nakşibendî Tarîkatı’nın liderliğini yapmış olan bir ailenin çocuğu olarak 1945′de Muş’ta dünyaya geldi. «Güneydoğu»’da Şeyh’ul-Hazîn  adıyla ünlü bir şeyh ailesinden gelen ve “beşik şeyhi” sayılan AYDIN , yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra aile geleneğine uyarak 1968 yılında özel tasavvuf terbiyesi aldı ve şeyhlik makamına getirildi…” şeklinde söz edilir.
      Yukarıda geçen müstafi şeyh hakkındaki; Eski Nakşi Şeyhi iken Muvahhidliği seçen Ferit Aydın ifadesi, hem Şeyhin kendi öz geçmişini ve hem atalarının durumunu müşrik olmakla itham etmektedir. Zira, muvahhidliğin zıddı, müşrikliktir… Bu ifadenin yorumunu, destekçilerinin bu sözlerine karşı sessiz kalan Müstafi Şeyhin kendisine bırakıyoruz.
Yukarıdaki malum ifadeye göre bu şahıs, aile geleneğine uyarak sözde, özel tasavvuf terbiyesi alarak şeyhlik makamına getirilmiş. Sözde diyoruz zira, aynı yazının alttaki ifadesiyle bu özel terbiye işi çelişmektedir; Yazar, özellikle tasavvuf hakkında yaptığı araştırmalar sırasında mistisizmin İslâm inancı üzerinde yaptığı yıkıcı etkileri fark etti. Bunun sonucu olarak 1975′te tasavvuf ve tarikatlara ilişkin kanaatleri değişti ve çok geçmeden şeyhlik makamından çekilerek Nakşibendî Tarikatıyla ilişkisini tamamen kesti…”
      İslam Tasavvufunun Rasulullah’ın ahlakı ile ahlaklanmak olduğunu bilmeyen bu kimseler ; Mistizm denilen hırıstiyanlıkla  İslam tasavvufunu birbirine karıştırmaları sebebiyle,  beşik şeyhinin tasavvufun yıkıcı etkilerinden kurtulmak için şeyhlikten ve tasavvuf terbiyesinden istifa etmiş olduğunu övünerek belirtmektedirler. Aynı yazı şöyle devam etmektedir: 
“Buna bağlı olarak, İslâm tarihinde son 800 yıldır yaşanan çöküşün nedenleri arasında tasavvuf ve tarikatların önemli rolü bulunduğunu tahmin eden yazar, bu doğrultuda giriştiği araştırmalarını uzun yıllar sürdürdü. Bu çalışmaların bir ürünü olarak 1996 yılında «Tarikatta Râbıta ve Nakşibendîlik» adı altında bir eser yayınladı. “
Üstteki ifadelerden bu şahsın İslam tarihinden haberi olmadığını anlıyoruz. Zira, son 800 yıl geriye gidildiğinde Türklerin, bir çok imparatorluk kurdukları ve dünyaya hakim olarak, İslamiyeti Sahabelerden sonra en mükkemmel bir şekilde yaşadıkları devirlere rastladığını bilmemektedir.
     Malum şahsın Nakşibendi Tarikatı, Mürşid-i Kâmiller ve Türkler hakkında sarf ettiği uygunsuz ve yakışıksız iddiaların , çürük ve asılsız olduğu bu yazımızda görülüp bilinecektir.

      Sözde şeyhlikten istifa eden Eski Şeyh namındaki bu şahsın, internette yayınladığı bir video kasetinde şöyle diyor: Bu Nakşilerin bağlılığı pamuk ipliği iledir. Benim nakşi şeyhliği yaptığım zamanlarda bir çok müridim vardı. Ben şeyhliği bırakıpta gerçekleri onlara açıkladığım zaman, iki müridim hariç hepsi beni terk ettiler”diyor ve: ” Bu iki müridimden bir tanesi bana  çok bağlı idi. Ben kendisine; “Sen benim için ne yaparsın?” dediğimde Bana: “ Sen kafir olursan bende  kafir olurum.” dedi, diyor ve; “O müridim şimdi vefat ettidiyor ve karalamalarına devam ediyor. Bu sözlerin akabinde sözü geçen müridini herhangi bir şekilde uyarmadan, o küfrü açık kimseyi kendisinin sadık bir müridi  olduğunu övünerek methü sena etmektedir.

     SORU: Küfre rıza küfür olur ne demektir, küfre rıza nasıl olur?

   CEVAP: Küfre rıza; bir Müslüman’ın kâfir olmasını veya kâfir olarak ölmesini istemek, yahut kâfirin küfrünü beğenmek demektir. Bunları istemek küfür olur. (Fetavel-Haremeyn)
Küfre rızanın küfür olduğunu Allah (celle celaluhu) bir ayetinde şöyle buyuruyor, mealen:

   “Allah size kitapta: “Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar onlarla oturmayın” diye bir hüküm indirmedi mi? Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah münafıkları ve kafirleri cehennemde bir araya toplayacaktır.” (Nisa: 140)
      Bu ayette, küfre dalanlara karşı mü’minlerin nasıl bir davranış göstermesi gerektiği sanırım anlaşılmıştır. Başkasının küfür halini övgüyle yad eden bir kimsenin durumunun y
orumunu ise, iman sahibi şuurlu mü’minlere bırakıyorum…

       Bu şahıs, Türklerin İslamı kabulu ve dini inançları hakkında şöyle diyor
Türkler’in İslama geçişinde çok büyük yanlışlıklar yapıldı, Türkler İslamiyeti Araplar’dan değilde, İranlılardan aldı”diyor ve; “Türklerin İslam Dinine dair inançları Şamanizm ve Budizm’den etkilenmiştir.” diye ilave ediyor.         

      Sanki sahabelerden sonraki bir çok Arapların dini inançları çok düzgünmüş gibi ecdadımız Türkleri, İslamı İranlılardan almakla eksik buluyor ve Türkler hakkında yukarıda belirttiği çirkin ve yakışıksız sözleri ile, Türklerin dini inancını karalıyor ve necip Türk milletini putperestlikle itham ediyor. Halbuki Türklerin büyük çoğunluğu İmam-ı Azam’ın yetiştirdiği alimler silsilesinden Türk asıllı İmam-ı Maturidi gibi büyük alimlerden dinlerini öğrenmişlerdir. İmam-ı Azam hazretleri ise üvey babası, hz. Ali’nin torunlarından İmam Caferi Sadık hazretlerinden dinini öğrenmiştir. Malum sözde Eski Nakşi Şeyhinin övdüğü Arapların arasından Mürciye, Mutezile, Cebriye, Kaderiye, Hariciye ve Vehhabilik gibi bir çok sapık mezhepler çıkmıştır. Mason din adamlarıda Mısır Arapları arasından türemiştir.
Türkler, dünyada hiç bir millete nasip olmayacak kadar büyük imparatorluklar kurmuş ve  İslam dinini çok güzel yaşamış bir millettir. Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Timurlular, Memluklüler, Babürlüler ve Osmanlılar, itikatta ehl-i sünnet yolunu kabul etmiş ve büyük bir titizlikle yaşamlarında bunu tatbik etmişlerdir. Peygamberimizin(s.a.v.) İstanbul’un fethine dair: ” O ne güzel asker , O ne güzel kumandan”  övgüsüne mazhar olmuş necîb bir millettir.
       Eski Nakşi Şeyhi ünvanlı bu adam, Türklerin İslama girmeden önce dahi putlara tapmadığını bilmez gibi, 1000 yıldan beri İslamın bayraktarlığını yapmış bu yüce milletin putperestlikten kurtulamadığını ima etmeye çalışıyor. İslamiyet ile Budizm inancının  arasındaki farkı 5 yaşındaki bir çocuk bile anlayacak durumda iken; Türklerin inancını Budizm’in Mahayana mezhebine yakın buluyor. Allah, Peygamber, Vahy ve ahiret inancını inkar eden bir putperstlik inancı olan Budizmi, Türklerin temiz ehl-i sünnet inancıyla birbirine  karıştırmaktan çekinmiyor, Allah’ın kendisinden hesap soracağını hiç düşünmeden, yalan ve iftira dolu mesnetsiz sözler sarf ediyor.
Türklerin büyük çoğunluğu itikatta Maturidi, amelde Hanefi Mezhebine inanmış,  İslam dininin vecibelerine  inanarak uygulamaya çalışmış bir millettir. Selahattin Eyyubi’den sonra haçlıların önüne büyük bir set olmuşlar ve hırıstiyanları birinci dünya savaşına dek Ortadoğu’ya bastırmamışlardır. Osmanlıdan sonra aynı din ve aynı milletten olan  Sözde Şeyhin çok övdüğü Araplar, birbirlerini yemeye ve bölük pörçük olup bir avuç yahudi ile başa çıkamamışlardır. Zinhar burada ırkçılık yaptığımız anlaşılmasın. Zira bu tür yanlışlıklardan Arapların iyilerini müstesna tutarız.
       Aşiret Şeyhi, necib atalarımızın İslamiyeti İranlılardan aldığını söyleyerek bilgisizliğini izhar ediyor. Zira, İranlılar şii mezhebinden olup, bizim atalarımız Türkler ise takribi olarak; % 90 ile ehl-i sünnet mezhebi mensuplarıdır. Bin yıldır da yaptıkları ve yaşadıkları Osmanlı, Selçuklu, Gazneliler, Memluklüler, Eyubiler, Baburlüler, Timur Oğulları, Kırım Hanları ve niceleri ile dünyayı  adaletle yönetmişlerdir. Binlerce veliler ve alimler yetiştirmişler, bu mezhebin, yani Ehl-i Sünnet İtikadı Mezhebinin İmam-ı da, büyük Türk alim ve velisi, İmam-ı Maturidi(k.s.) hazretleridir. Bu adam, İranlıların şii mezhebi ile budizmin bir kolu olan şamanistliğin karışımı etkisinde kalan bazı alevi Türkmenlerle, ehli sünnet olan sünni Türkleri birbirine karıştırmaktadır.

Büyük Türk ve İslam alimi İmam-ı Maturidi hazretleri ile ilgili kısa bir bilgi :

      ”Bugünkü Özbekistan’ın Semerkand şehri yakınındaki Matürid mahallesinde doğmuştur . Matüridî’nin asıl adı “Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el-Hanefî Alemü’l-Hüda el-Mütekellim el-Matürîdî es-Semerkandî”dir. Türk kültür muhitinde yetişen ve en çok Türkler arasında isim olarak bilinen fakat görüşleri kısmen de olsa ihmal edilen Türk din bilginidir.

        İmam-ı Matüridî, Ebu Hanife’nin yolunu izlemiş, ölümüne kadar Ehl-i Sünnet çizgisinden ayrılmamıştır.  Doğum tarihi Miladî 863′dür. Ölüm tarihi ise çeşitli kaynaklarda Hicrî 333, Miladî 944 olarak geçmektedir. Cenazesi Semerkand’ın Cakerdîze mahallesindeki bilginlerin gömüldükleri mezarlığa defnedilmiştir. 2005 yılında kabri üzerine türbe yaptırılmıştır.” (Rehber Ansiklopedisi)

 

      Sözde Şeyhin, Nakşibendi Tarikatına Attığı İftiralar :

Nakşibendi Tarikatı Budizme dayanıyor. Kökü yoktur, Budizmin Mahayana Mezhebinin dönüştürülmüş şeklidir.”diyor

        Budizm ve Mahayana Mezhebi nedir? Bu hususta kısa bir bilgi arzediyorum:
Budizm’in dört kolu; Hiyana ve Mahayana, Vajrayana ve Karuna :
Hinayana; “(küçük taşıt) adı da verilen Theravada Budizmi (eskilerin yolu), bireyleri bu Dünya’nın sıkıntı ve ızdı­raplarından kurtarmayı amaçlar.  Buna göre, acı çekmekten kurtulmanın tek yolu, yaşamdan el etek çekerek, Nirvana‘ya ulaşmakla elde edilebilecek olan ahlak yetkinliğidir.”
Mahayana Budizmi; (büyük taşıt),” bireyden çok tüm insanlığı, yani bütünü dikkate alır. Bu anlayışa göre, büyük borç gerçekte tüm insanlığa hizmet ettikten sonra ödenmiş olacaktır ve bireyin yalnızca kendisini kurtarmasının hiçbir önemi yoktur.”
Vajrayana; “üçüncü büyük mezhep olan Vajrayana, Mahayana’dan türemiş tantrik bir okuldur. Felsefî açıdan Mahayana’dan çok farklı değildir ancak uygulamada yepyeni yöntemler ekler.”
Karuna; “adı verilen Budist merhamet anlayışı da tüm okullarda ortaktır.
Bütün Budist mezhepler “yeniden doğum” (reankarnasyon) ve karma inançlarını kabul eder. Bundan başka bütün Budist mezhepleri ve okulları Dört Yüce Gerçek, Sekiz Aşamalı Asil Yol, 12 halkalı nedensellik yasası gibi temel Budist öğretileri kabul eder.” 
(The Fre Encyclopedia)

       8. İDDİA:      Tarikatın Önemli Terimleri:    Tasavvuf terimlerinin tamamı Nakşibendilikte de kullanılır. Şu var ki Nakşîlik hemen bütünüyle Budizm’in temeli üzerinde kurulduğu için kavramlarının çoğunu bu dinden almıştır. Fakat Hint kökenli, teorisyen Nakşibendi rûhanileri bu kavramları Sanskritçe’den Arapça’ya ve Farsça’ya çevirmişlerdir. Bunların bazıları, karşılıklarıyla birlikte şöyledir: Yoga: Râbıta, Çitta: Hûş der dem, Mantra: Wird(Virt)  Vritti: Masiva, Nirvana: Fenâfillâh, Samadhi: Rabıta-i telebbusî, Upanişad: Seyr-u Sülûk adabı, Penc Prana: Letaif-i Hamse. Lefaif-i Hamse( Beş Latife): 1. Upana: Kalp  2. Prana samana: Ruh   3. Apana: Sır   4. Sushumna: Khafiy(Hafi)    5. Pingala: Akhfa (Ahfa)” (Ferit Aydın)

       8. İDDİAYA CEVAP:

      1-Yoga; zihindeki dalgalanmaları durultan, zihni ve ruhu dinlendiren vücuda enerji akışı sağlayan sistemdir. (The Fre Encyclopedia)

      Rabıta Nedir? Ruhunu ve nefsini her türlü kötülükten arındırmış bir Allah dostu kamil ve mükemmil bir zâtın gönül aynasına yansıtılan marifetullahı ve İlahi nurları, baş gözünü kapayarak gönül gözü ile gözler kapalı olarak seyretmek için kurulan manevi bağlantıya RABITA denir.  (İslam Dergisi-Rabıta)

      Yoğa ve Rabıta Karşılaştırması : Yoğa da amaç ve hedef,  kişinin dünyevi sıkıntılarından kurtulmasıdır. Rabıtada ise amaç ve hedef, Allah’ın rızasını kazanmak için mürşidi vesile ederek ruhun ve nefsin temizlenmesini sağlamaktır.
Rabıtayı Hinduların Yogasına benzeterek Nakşibendi Tarikatının Budizm ve Hinduizm’den  alındığını iddia eden çarpık zihniyet aslında, ne Nakşibendi tarikatını, ne de Budizm ve Hinduizm’i tam olarak tanımadığı, benzetmeye çalıştığı Hintçe ve Sanskritçe  kelimelerin anlamları ile Nakşiliğin esaslarını oluşturan kelimelerin anlamları karşılaştırıldığında bu durum gayet net olarak gözükmektedir. Burada görüldüğü gibi Nakşibendi Tarikatında uygulanan rabıtanın Hinduizm ve Budizm’le en küçük bir ortak yönü dahi bulunmamaktadır. Bilakis rabıta; “Salihleri hatırlamak Allah’ın rahmetine vesiledir.” Hadisi şerifi ve Ebu Bekir ve İbni Abbas gibi sahabeler ve Veysel Karâni gibi Tabiinin büyüklerinin rabıta yaptıklarına dair sahih senetlerle sabittir. (Tarikatlar ve Fetvalar)

2- Çitta Nedir? Zihin anlamındadır. (The Fre Encyclopedia)

     Hûş Der Dem Nedir?“Her alınan ve verilen nefeste manen uyanık bulunmaktır. Nefes alıp verirken Allah’tan gafil olmamaktır. Bu halin dini dayanağı; Kur’an’da birçok ayette geçen Allah ismi şerifinde bulunan”hâ” harfi gizli kimliğe işaret eder. Dolayısı ile her nefes alıp vermede kişi Allah’ın adını anmış olur. Bunu bilinçli olarak yapmaya ise Huş Der Dem denilir.”  Nakşibendi büyüklerinin Hinduların dilinde “zihin” anlamına gelen çitta’yı alıp “huş der dem” yaptıklarını  savunmak , hem cahillik, hem de başkalarını ahmak yerine koymaktan başka nedir?  Zira, çittanın anlamı zihin, huş der demin anlamı ise, Allah’tan gafil olmamaktır.

3-Mantra
: Sanskiritçe  mantra kelimesinin karşılığı düşünmek, dini hece veya şiirdir. ((The Fre Encyclopedia)

      Vird: Arabça bir kelimedir. Îtiyat halinde nafile olarak devamlı yapılan ibadet, tesbih ve dualardır. Çoğulu evrattır. (Dini Terimler Sözl.) Görüldüğü gibi Mantra ve vird arasında asla bir benzerlik bulunmamaktadır. Benzerlik kurup Hinduizm veya Budizmden alıntı olduğunu savunanların akıllarında şaşılık olmalıdır. Zira, bunun başka bir izahı olamaz.

      4- Vritti: Dalgalanma, değişim ve oluşum anlamındır. (The Fre Encyclopedia)

      Masiva: Allahu tealadan başka her şeydir. Masiva “mahluk” demektir. Akla hayale gelen düşünülen, görülen her şey masivadır. (Dini Terimler Sözl.) Masivanın Hinduizm veya Budizmin vrittisinden alındığını iddia etmekte en az öbürleri kadar saçma ve batıl olduğu ortadadır.

5- Nirvana: Ölümden sonra değil, yaşarken yapılabilecek ruhsal bir aşamadır. İstek ve acıların bitmesidir. (The Fre Encyclopedia) İmam-ı Rabbani hazretlerine göre ise, Nirvana; nefsin sefasına ermektir. ( Mektubât-ı İ. Rabbani) Bu aşamada da acılar biter. Nefsin kötülükleri havuzun suyundaki çamur gibi dibe çöker. Dıştan bakan suyun yalancı berraklığına aldanarak havuzu(kalbi) temiz zanneder. Halbuki çamur dibe çökmüştür. Yani; nefis pusuya yatmış kaplan gibidir.

       Fenafillah: Kalbi ve nefsi bütün kötülüklerden temizledikten sonra Allahu tealadan başka her şeyi unutup, Allah’ın varlığının gerçek varlık, kendisi ve diğer mahlukların varlığının ise gölge varlıklar olduğunu aynel yakin bilip, hakkel yakin olarak ruhunda hissetmektir. (Dini Terimler) Nirvana mahlukta yok olmaktır fenafillah ise Allah’ta yok olmaktır. Bu ikisini birbirine benzetip; “fenafillah nirvanadan alıntıdır.” demek ise, sadece kasıtlı bir yalandır. Sadatlara bir iftiradır.

       6- Samadhi: Zihinsel konsantrasyon manasında bir terimdir. Kaynak: (The Fre Encyclopedia)

       Rabıta-i telebbüsi: Sufi olan kişinin rabıta yaparken kendisini rehber üstadının şeklinde ve kıyafetinde görmesidir. Kaynak: (Dini Terimler ) Samadhiyi, Rabıtai telebbüsiye benzetmenin, mesnetsiz ve desteksiz birer yalan olduğunu üstteki karşılaştırma apaçık göstermektedir.

       7- Upanişat: Yanı başında oturmak anlamını taşımakta olup, Hinduizm’in felsefi ve daha çok mistik yapıdaki kutsal kitaplarıdır.  (The Fre Encyclopedia) “Yaklaşık olarak M.Ö. 800–500 yılları arasında yazıya geçirilen Upanişad metinleri, Hindu kutsal kitabı Vedaların son bölümü olan ve Tanrı bilgisini oluşturan Sama Veda olarak bilinir. “ (mopsy)

       Seyr-i Süluk Adabı: Tasavvuf  Yolunda  ilerlemek olup, seyir ve süluktan maksat, nefsi kötü huylardan ve çirkin sıfatlardan temizlemektir.  (İmam-ı Rabbani (k.s.) Nakşibendî seyir sülukünün  hinduizmin kutsal bir kitap saydığı upanişattan aldındığını  iddia etmenin, görüldüğü gibi desteksiz atmaktan başka bir şey olmadığı gayet aşikar olarak gözükmektedir.

      8- Penç Prana: Penç Farsçada beş demek olup, prana ise; yaşam gücü, sıcaklık, biyokimya enerji, sinirsel enerji anlamlarındadır. (The Fre Encyclopedia) Penç Pranaya kısaca; “beş biyokimya enerji” denilebilir.

       Letaif-i Hamse, Arapçada beş latife anlamındadır. Letaif, latifenin çoğuludur.
Latife nedir? Latîfe; Gözle görülmeyen. Maddeli, zamanlı ve ölçülü olmayan ruhla ilgili ruhun açılımlarıdır. Bunun insanda bulunan bölümüne letaifi hamse, madde aleminin dışında olan aslına ise, Alem-i Emr denilir. İnsanda bulunan bu latifeler; kalp, ruh, sır, hafi ve ahfadır. (İmam-ı Rabbani hz.)
Beş Letaif’in, Hinduizm’in Penç Prana‘sından alındığını iddia eden Müstefi Şeyh Ferit Aydın’ın, Beş Letaif’le ilgili aşağıya nakledin şu hadis-i kutsiden belli ki, bilgisi yok:
-“ Elâ inne filcesedi kalben ve filkalbi füâden ve filfüâdi sirran ve fissirrı hafiyyen ve filhafiyyi ehfâ ve ene filehfâ.” Meali:
-“ Dikkat edniz, cesette bir kalb vardır, Kalbin içinde bir füad(ruh), füadda dahi bir sır vardır. Sırda hafi, hafide dahi ahfa vardır. İşte ben ahfadayım.” (Hadis-i Kudsi El-ithafatüs-Seniyye fi’l-Ehadisi’l-Kudsiyye)

     MÜSTÂFİ ŞEYHİN TASAVVUF HAKKINDAKİ MESNETSİZ SÖZLERİNE CEVAB:

Tasavvufta Allah’ı Zikir: Şeyhlerin taliblere zikir telkin etmesi Kur’an, Sünnet ve İcma ile sabittir. İşte delili: Kur’an’da zikir, mealen:
-” Ne ticaret ne de alışveriş onları Allah’ı zikirden, namaz kılmaktan, zekat vermekten alıkor
.” (Nur s.ayet 37)  Hadis-i şeriflerde zikir; İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel hz.leri meşhur Müsnedinde (Bu Müsned; Rasulullahın hadislerini ihtiva eden sahih bir hadis kaynağıdır.) şu rivayete yer verir:
-” Rasulullah(s.a.v.) eshabına hem tek olarak, hemde toplu olarak zikir taliminde bulunmuştur. Hz.Ali’den sahih bir senedle şöyle nakledilir: “Hz.Ali(r.a.) kulları Allah’a en kestirmeden götüren yolu peygamber(s.a.v.) efendimize sorunca, O şöyle cevap verdi:” Ey Ali yalnızken ve tenhada iken, Allahı zikret diye buyurdu.

      Tarikat Nedir?
Tarikat, kâmil ve mükemmil bir rehberin gözetiminde nefsi kötülüklerden temizleyip ruhu, öte alemleri algılayıp yansıtacak saf ayna haline getirerek imanı taklitten kurtarıp aynel yakîne kavuşturarak, dinde ihlası elde ediş yoluna denir. 

İslami tarikatlar gerek Naşibendi, gerekse Kadiri ve sair tarikatlar olsun, Kur’an ve Sünneti hayata tatbik etmekten başka bir yol değildir. Bugüne dek  hangi hak tarikat dört hak mezhebin dışında bir yol edinmiştir? Yok böyle bir şey, olamazda. Varsa bunun dışında bir yol, o yol şeytanın yoludur. Eğer ki; ”Mademki siz Kur’an ve sünnete göre amel ediyorsanız, şu halde tarikata ve mürşide ne gerek var?” denilirse, cevap şu olur; Gideceğiniz adrese, yolu bilen kimse ile mi, yoksa kendi kendinize mi yola çıkarsanız, varılacak adrese daha kolay ulaşırsınız?  Rehbersiz kasap dahi olunmazken, ebedi hayatımızın istikbali ihmal edilebilir mi?
İmanda aynel yakîn, hakkel yakîn mertebelerine ulaşarak Allah’ın emirleri ve O’nun Rasulünün sünnetlerini severek yapmanın tarikat olduğundan haberi olmayan tasavvuf cahili bir kimse, putpereslik ve reenkarnasyon inancı üzerine kurulu olan Budizm ile İslami tarikatları birbirine karıştırmak çukuruna düşmüş bulunmaktadır. Budizm’de, Allah, Peygamber ve vahiy inancı yoktur. Ahiret, cennet, cehennem ve hesap vermek inancıda yoktur. Budistlerin “Nirvana” dedikleri, maddede yok olma mertebesinden başka bir amaçları da yoktur. Onun amacıda kişinin şu fani dünyada acı çekmesinden kurtulması için yapılır. İmamı Rabbani hazretlerinin buyurduğu gibi; onlar sadece nefsin sefasına kavuşurlar. Ahirette ise hüsran ve cehennemdedirler.

      Nakşibendiliğin Kökü:
Eski Şeyh Nakşiliğin kökünün olmadığını söylüyor. İşte Nakşi Tarikatının kökü:
Nakşibendi Tarikat-ı Âliyesinin temeli şu üç mürşidler silsilesi ile Allahın Rasulü(s.a.v.) efendimize  bağlanır:
Birinci Silsile: Allahın Rasulü Muhammed Mustafa(s.a.v.)efendimizden Hz.Ali’ye(r.a), O’ndan Hz.Hüseyin(r.a.), O’ndan İmam Zeynel Abidin(k.s.),   O’ndan İmam Muhammed Bakır(k.s.), İmam Cafer sadık(k.s.), Ondan Musa Kazım(k.s.), Ondan İmam Ali Rıza(k.s.), Ondan Maruf-u Kerhi(k.s.),

      İkinci silsile: Hz.Ali’den hasan-ı basri’ye, Ondan Habib-i Acemi’ye Ondan, Davud-i Tai’ye, ondan Marufi Kerhi’ye Ondan Sırrı Sekati(k.s.), Ondan Cüneydi Bağdadi(k.s.), Ebu Ali Ruzbari(k.s.), Ondan Ebu Ali Katib(k.s), Ondan Ebu Osman Mağribi(k.s.), Ondan Ebul-Kasım Gürgani(k.s.), Ondan Ebu Ali Farmidi(k.s.)

      Üçüncü silsile(Altın Silsile): Rasulullah(s.a.v.) efendimizden Ebu Bekir Sıddık (r.a.) efendimize, Ondan Selamı Farisi(r.a.) efendimize, Ondan Ebu Bekir Sıddık ‘ın torunu Kasım(k.s.), Ondan İmam Cafer-i Sadık efendimize, Ondanda üveysi olarak Beyazidi Bistami(k.s.) hazretlerine, Ondanda üveysi olarak Ebul Hasan Harkani(k.s.) hazretlerine, Ondan Ebu Ali Farmidi(k.s.) hazretlerine intikal eder.

      Dikkat edilirse birinci silsilenin mürşidi İmam Ali Rıza hz.leri ile, ikinci silsilenin mürşidi Davud-u Tai hazretlerinden Marufu Kerhi hz.leri irşad icazetini aldıktan sonra, her iki yol kendisinde birleşerek sonraki mürşidlere silsile yolu ile  Ebul-Kasım Gürgani(k.s.) hz.lerine ve Ondan da    Ebu Ali Farmidi hazretlerine intikal ediyor. Ebu Ali Farimidi hz.leri  ise 3. Silsilenin mürşidi Ebul Hasan Harkani hz.lerinden de o yolun icazetini alarak her üç silsilenin feyzi  cem olarak kendinden sonraki mürşidlere intikal ediyor. Ebu Ali Farmidi hz.lerinden Yusuf Hemedani hz.lerine, Ondanda Abdul Halık Gucdevani hz.lerine, Ondanda malum silsile Şah-ı Nakşibenten İmamı Rabbaniye ve Halidi Bağdadiye kadar, ondanda zamanımızda yaşayan gerçek mürşidi kamil ve mükemmillere kadar uzanmaktadır.
Görülüyorki bu silsile hiçbir kopukluğa uğramadan Rasulullah(s.a.v.) efendimize kadar uzanmaktadır. Bu iftiracı aşiret şeyhinin “kökü yoktur” sözünün burada asılsız olduğu açık bir durumda sergilenmiştir.

     “ALLAH, ALLAH” diye yapılan Zikir:
Eski Şeyh Ferit Şöyle söyleniyor: Evet efendim, Allah, Allah diyerek zikretmek bidattir.”
Cevap:
Âl-i İmran S. Ayet: 191 mealen: “O akıl sahipleri) öyle kimselerdir ki, ayakta, oturdukları halde ve yanları üzere (yaslanmış) oldukları halde Allahu Teâlâyı zikrederler ve göklerin, yerlerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler.”
Ahmed bin Hanbelin Müsned’indeki bir Hadis-i Şerifte mealen:”Yeryüzünde “Allah, Allah” diye zikredenler yaşadıkları sürece kıyamet kopmaz.”
Allah’ın Rasulu  (salat ve selam üzerine olsun) “Allah, Allah” diye zikrin yapılacağını buyuruyor, bu şeyhlikten istifa eden adam ise; “böyle zikir yapmak bid’attir” diyor. Bu adamın bu hadisi şeriflerden galiba haberi yok. Ki, öyle olduğu durumundan belli.  Peygamber (salat ve selam ona olsun) Efendimizin hadislerinden haberi bile olmayan adamlar çıkp bir fikir atıyor meydana ve etrafında bir topluluk oluşuyor. Bu çok vahim bir durumdur. Bu durumlardan zamanımızın müslümanlarının bir çoğu dünyaya fazla dalmalarından dolayı, din ilimlerini ne kadar ihmal edip bilgisiz kaldıklarını esefle anlamaktayız.

        HATME-İ HACEGAN:
Şeyhlikten istifa etmiş şahıs, Hatmi Haceganın sünnette yeri olmadığını söylüyor. İşte Hatme-i Haceganın sünnetteki delili :
Ahmet bin Hanbel, Şeddat bin Evs’ten(r.a.) sahih bir hadis-i şerif kaydı ile şöyle rivayet eder:
Biz Rasulullah’ın (s.a.v) huzurunda idik, O: “Aranızda hırıstiyan, yahudi ya da şeriatın esrarına vakıf olmayan yabancı birisi varmı?” deyince , biz de: “Yoktur ey Allahın elçisi dedik. Bunun üzerine efendimiz kapının kapatılmasını emretti. Bundan sonra tevhid zikri  yaptık ve dua ile bitirdik..” 

         
           
İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİ :

Tasavvuf münkiri beşik şeyhi, büyük âlim ve evliyanın en büyüklerinden ikincibinin müceddidi, Rasulullah(s.a.v.) efendimizin “Sıla” ismi ile geleceğini müjdelediği İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretlerine atfettikleri ağır ve çirkin sözlerinden bazıları:
Nakşilerin çok övdükleri İmamı Rabbani dedikleri kişinin mektubatlarının hepsi Hint meşreplidir. Hatta bir mektubunda:Ben Allahı kadının cinsel organının içinde gördüm diyor.”
Beşik Şeyhi’nin İmamı Rabbani hazretlerinin mektubatın 1.cilt 1. mektubundan kasden çarpıtarak almış olduğu;”"Ben Allahı kadının cinsel organının içinde gördüm diyor.” sözlerinin doğrusunu aşağıda açıklayacağız. Ondan önce Mektubatı Rabbani hakkında söylediği uygunsuz sözlerine cevap vermek daha uygun olacaktır.
İmamı Rabbani hazretlerinin mektubatları tam bir tevhid bilgileri ile mücehhezdir. fakat ne yazıkki bazı münkir nasipsizler mektubatlara; “Hint meşreplidir “diye iftira etmektedir. Bu kudsi mektubatın ineklere ve farelere tapan putperest Hinduizm’le alakası ne mümkün? Bu nâkıs ifadeyi kullanan insanların gerçekten akıl ve vicdandan bir hayli sorunu olmalıdır. Gerçek tasavvuf ilminden habersiz bulunan bu zavallıların, kasden çarpıttığı bu  çirkin ifadelerine verilecek cevap şudur:
İmam-ı Rabbani hz.leri Mektubatının 1. cildi 1. mektubunda o konuya şöyle değinmiştir: “Bu yolda (ruhani) ileleyişte,  Allahu Teala’nın zahir ismi o kadar tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü. Hatta nisa şeklinde. Alem-i emrdeki (ruhlar alemindeki) latifelerin halleri ve acaib güzellikler bu şekilde görüldüğü kadar başka hiç bir şeyde görülmüyordu. Bunun gibi her yiyecekte ve içecekte ve her cisimde ayrı ayrı tecelliler oldu. Kısaca her tatlı şeyde başka başka kemal vardı. Bu tecellilerin hepsi karşısında (Refîk-ı a’lâ) yı istiyordum . Bu tecellilere bakmamağa çalışıyordum.” ve ” Birdenbire bu tecellilerin o zamansız ve mekansız,  hiç bir şeye benzemeyen varlığa bağlılığı değiştirmediğini anladım. Batınım, yani kalb ve ruhum hep O’na bağlı idi. Bir zaman sonra, bu tecelliler görünmez oldu. Tecelliler yok oldu. Bundan sonra fena(kendi varlığından geçme hali) hasıl oldu. Bu zaman(nefs-i emmarede)  islam-i hakiki başlamağa ve gizli şirkin alametleri yok olmağa başladı. İbadetleri kusurlu, niyetleri bozuk görmek,  kulluk ve yokluk allametleri görünmeye başladı.”   (Mektubatı İ.Rabbani 1.Cid 1.Mek.)

İmam-ı Rabbani hazretleri Allahu tealanın İsm-i Zahir ile ilgili mektubu, kendi mürşidi Muhammed Baki Billah hazretlerine yazmıştır. Bu mektupta sözü edilen Allahu Tealanın İsm-i Zahirinin nurani tecellileridir.  Ruhani yoldaki her bir dervişe bazı tecelli yollu imtihanlar yapılır.  O tecellilerin nurlarına takılıp kalanlar elbette yolda kalmış meczublardır. O durumu yaşayan veliler bunu çok iyi bilirler. O ahvaldeki bir sufi, gözünü açsada, gözlerini yumsada belli bir süreç içinde, o tarife gelmez zevkleri ve görüntüleri hep hisseder ve görür. Buna engel olmaya; üşüyüpte titreyen kimsenin titremesine engel olamadığı gibi, asla gücü yetmez. Ama Büyük İmamın dediği gibi; 
-” Bu tecellilerin hepsi karşısında (Refîk-ı a’lâ) yı istiyordum . Bu tecellilere bakmamağa çalışıyordum.” ve ” Birdenbire bu tecellilerin o zamansız ve mekansız,  hiç bir şeye benzemeyen varlığa bağlılığı değiştirmediğini anladım. Batınım, yani kalb ve ruhum hep O’na bağlı idi.”  

İmam-ı Rabbani hazretleri  yukarıda adı geçen mektubta :”İlahi isimlerden İsm-i Zahirin nurunun nisa şeklinde ve başka türlü şeylerde tecelli ettiğini beyan etmiştir. “Tecelli etti” demek  Allah’ı (c.c.) görmek değildir.  O yüce İmamın  tecelli hakkında 1.cild 221. mektubundaki  beyanı ile konuya cevap verelim:
- (Allah ile kul arasındaki) Perdelerin en büyüğü engellerin en kuvvetlisi, çeşitli tecelliler ve başka başka görünüşlerdir. Bu tecelliler ve görünüşler isterse mahluklarda,  isterse vücub aynaların da görünsünler,  perde olmak bakımından farkları yoktur.” der ve devam eder: “ Çünki; tecelli  demek,  birşeyin ikinci veya üçüncü veya dahada ötelerdeki  mertebelerde görünmesi demektir.” der.
Yüce İmam (k.s.) yazının devamında: O zamansız ve mekansız ve hiç bir şeye benzemeyen varlığa bağlılığı..” diyerek, tecelliler ile Allahu Teala’nın varlığını bariz bir açıklama ile birbirinden ayırmıştır. Evet her veli seyir ve sülûk yaparken bu tür nurani tecellilere mazhar olur. Allahu Teala zatını sıfatları ile , sıfatlarını, isimleri ile,  isimlerini de eşyalarla,  yani mahlukları ile gizlemiştir.  Bu dünyada O’nun zatını görmek mümkün değildir. Rasulullah (s.a.v.) dahi bu dünyada değil,  mi’racda cennetlerin ötesinde ulvi bir alemde Rabbının dilemesiyle, Rabbını   görebilmiştir. Velilere bu dünyada ancak Allahu Teala’nın isimlerinin ve sıfatlarının nurlarını görmek nasib olmaktadır. Zat-ı İlahinin nurlarını görmek ise,  velilerden pek azı ile enbiyalara nasib olmuştur. İmam-ı Rabbani hazretleri bu velilerdendir. O, bu hususu: “Allahu Teala veraün vera, veraün vera ve veraün veradır.” (Allahu Teala ötelerin ötesi, ötelerin ötesi ve ötelerin ötesidir.) diyerek beyan etmiştir.    İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki  Müceddidi Elfisani(k.s.) hazretleri:
-“ Sakın tasavvufçuların boş sözlerine aldanmayınız! Hak olmayanı hak sanmayınız. Bu tasavvufçular şuursuz oldukları için özürlü sayılırlar
. Yanılan müçtehidler gibi hesaba çekilmezlersede , bunları taklid edenlere bilmem nasıl azab ederler… Keşke bunlara uyanlarıda yanılan müçtehidlere uyanları affettikleri gibi affetseler! Affetmezlerse durumları vahimdir.”
“Kıyas ve ictihat , şeriatın dört temelinden biridir. Buna uymakla emr olunduk, evliyanın keşif ve ilhamına değil. Tasvvufçuların bir çoğu keşif ve ilhamla anlaşılan bilgileri inandırmak için insanları zorluyorlar. Keşke inkar etmemelerini tavsiye etselerdi. Bu bilgilere inanmak zaruri değil , fakat inkar etmektende sakınmalıdır. Ne kadar şaşılırki kendilerinin tasavvufçu olduğunu söyleyen bazı kimseler, “ Allah’ı bu dünyada görüyoruz “demektedirler. Gördükleri bazı nurları,  hiç bir şeye benzemeyen Allahu Teala’ya benzetiyorlar. “Tasavvuf yolunun sonu bu nuru görmekle biter diyorlar.” Allahu teala bu zalimlerin dedikleri şeyden münezzehtir.” ( Mektubatı İ.Rabbani 1.C. 272 Mek.)
Konu gayet açıktır. Her tasavvuf ehlinin bidayette bazı görüntü ve tecellilerle sınav edildiği gibi, bu mektubta İmamı Rabbani hazretleride, kendisinin benzer türden tecellilerle imtihan edilidiğini ima etmektedir. Fakat Hazreti İmam, bu tecellilere takılıp kapılmayıp hep; “Rafîk-ı a’lâyı (
Allah’ın dostluğunu)” istediğini mektubatta açıkça belirtmesine rağmen, bu kadar açık bir ifadeyi makaslayan art niyetli beşik şeyhi, hiç düşünmeden yüce İmamı aklınca karalamaya kalktığını esefle görmekteyiz.  O zat-ı muhtereme  çamur atmaya çalışan kimseler,  kendi çamurlarında boğulmadan Allahu Tealanın hidayetine ermelerini ve tevbekâr olmalarını Allahu Tealadan temenni ederiz. 
NAZAR BER KADEM HAKKINDA:     
Nakşi tarikatındaki; “nazar ber kadem“i böyle hayat tarzı olur mu, sürekli ayağın önüne nasıl bakılır? Eshab böyle bir şey yapmamıştır” diyerek eleştiren bu beşik ve aşiret şeyhine cevap:
       NAZAR BER KADEM (gözler ayakta): İmamı Rabbani Müceddid-i Elfi Sani(k.s.) Hazretleri; Mektubat-ı İmama-ı Rabbani 1. cild 295. mektubta şöyle beyan eder bu hususu: “Allah şeyhlerin sırlarının kudsiyetini artırsın. Nakşibendi tarikatının yerleşmiş temellerinden biride Nazar ber kademdir. Bundan murat gözün ayakta olması değildir. Nazar için bir makama yükselmek uygun düşmezki, orada kademin mecali olmaya. Kademin nihayeti, salikin istidadının nihayetine kadardır; salik, kademi üzerinde olduğu peygamberin istidadı sonuna kadar da olabilir.”
Şimdi yukarıdaki satılarda  görüldüğü gibi İmam-ı Rabbani hazretleri;  ”nazar ber kademin” bedenî ayak ve bakışla hiçbir alakası olmadığını açık bir şekilde anlatmış bulunmaktadır. Aklı bu incelikleri idrak edemeyen ve kendisinin eski bir şeyh olduğunu iddia eden bu adam; daha önce nasıl bir şeyhlik yaptı ise, daha “nazar ber kademi” bile anlayamamış birisi olarak, Nakşibendi Büyüklerine çamur atmaya kalkıyor.  Nakşibendi Sadatları ki, Müstefi Şeyh’in aklının ve idrakinin yetişemeyeceği kadar Allah katında büyük derecelere sahiptirler.
Müstefi Aşiret Şeyhi,  Tasavvuf yolunda Zat-ı İlahinin nurlarının tecellisini, İlahi sıfatların ve İlahi isimlerinin nurlarının tecellisini değil, kendi içindeki beş letaiften kalp letaifinin nurlarını koklayıp temaşa edebilseydi, O Sadatların yolunda tüm varlığını feda ederdi. Ama ne yapılabilir ki, bu da nasip meselesidir.  Anlayana bu kadarlık cevap yeterlidir, yoksa verilecek cevaplar ciltler dolusu kadar çoktur ama anlamayan için bir şey ifade etmez. Biz bu sözleri anlayış sahipleri için yazdık ki, temiz kalpliler bu tür yol kesicilerin tuzaklarına düşmesinler.
Allahu tealaya mahlukatının adedince hamd olsun ve Muhammed ümmetini Ehl-i Sünnet Yolundan ayırmaya çalışanların şerlerinden korusun. Âmîn yâ Mucibeddeavât bi hurmeti seyyidil-murselîn Muhammed Mustafa(s.a.v)

       Herkese hidayet Allahu Tealadandır.

NOT: FERİT AYDICILARA REDDİYE İÇİN AŞAĞIDAKİ ADRESİ TIKLAYINIZ:
http://www.islamdergisi.com/genel/mustefi-seyh-ferit-aydinin-naksibendilik-budizmden-gelmistir-adli-yazisina-reddiye/

 

 

 

33 soru “Eski Şeyh Ferit Aydın Kimdir?

  1. Çok teşekkürler hocam. Bu yazılarınızı okuduktan sonra nakşibendi tarikat ve büyüklerine karşı ön yargım değişti. Bu Ferit hocanında ne kadar yanlış bir yolda olduğunun farkına vardım.Selamlar.

  2. Sayın hocam, şeyhlikten istifa eden Ferit Aydın bir video kasetinde kullandığı ifadelerle küfre mi girmiş oluyor? O ifadeleri aşağıdaki satırlarda size yazıyorum .“Bu Nakşilerin bağlılığı pamuk ipliği iledir. Benim nakşi şeyhliği yaptığım zamanlarda bir çok müridim vardı. Ben şeyhliği bırakıpta gerçekleri onlara açıkladığım zaman, iki müridim hariç hepsi beni terk ettiler”diyor ve” Bu iki müridimden bir tanesi bana çok bağlı idi. Ben kendisine; “sen benim için ne yaparsın?” dedim, bana: “ Sen kafir olursan bende kafir olurum.” dedi.
    Bu eski Şeyh, şimdilerde bu sözleri söyleyen adamın öldüğünü söylüyor. Bizi bu hususta aydınlatırsanız memnun oluruz.

    • Sayın Mehmet Bey, Peygamber Efendimiz; “Küfre rıza küfürdür”diye hadis-i şeriflerinde buyurmaktadır. Bu şeyhin o sözlerini bu hadisi şerife göre siz takdir ediniz.
      Böyle bir kimse aslında gerçek mürşidlerin tattığı manevi zevkin kokusunu dahi almış değildir. Yukarıdaki yazımızı okursanız durumu daha iyi anlarsınız.
      Vesselam.

  3. İsmail Fakirullah’tan (ks) ve bölgedeki sayısı belli olmayacak kadar çok evliyadan nasibi olmamış başka bir sapık.

    İleri versiyonu da yine Siirtli Edip Yüksel, cehennemde birbirlerini ağırlarlar artık.

    İnternette çokça dolaşan Arapça öğrenimi üzerine kitabına ve komikliklerine göz atınca bu güzel yazınıza denk geldim. Allah razı olsun.

    • Sayın Osmanlı, Yazılarımıza gösterdiğiniz ilginize ve bahsi edilen kimse hakkında bize aktardığınız bilgilere teşekkürlerimizi arz ederiz. Allah’a emanet olunuz.
      Vesselam.

      • Esselamualeykum verahmetullah Bekir hocam,

        Sıcak karşılamanız için teşekkür ederim. Sinirden olsa gerek dün direk habere yorum yapınca selamı geciktirmiş oldum.

        Allah, Ehli Sünnet müdafaası yolunda çalışan hem zahir hem batın alimlerinin her daim yardımcısı olsun. İnşaallah değerli sitenizden de istifade edeceğim. Allah’a emanet olunuz.

        • Ve aleyküm selam ve rahmetullah Osmanlı Bey kardeşim. Sizlerin hüsnü niyeti ve dualarınız vesilesi ile bu mubarek hizmette bulunmaya çalışmaktayız. Allahu Tealaya emanet olunuz.
          Vesselam.

  4. Ayrıca ortağı Ahmed Kalkan ile sapık kitaplarının Abdülaziz Bayındır’a bağlı Süleymaniye vakfından çıkması da olayı bağlar.

  5. selamun aleykum bekir kardesim ben ferit aydinin bahsettigi imam rabbanin 1. mektup ta gecen yazisini bende okudum hatta bir kac farkli tercümeden. hepsi birbirinden farkli sizin kiside apayri bir tercüme inan bu konuda kim dogru tercüme etmis anlayamadim. fakat anladigim tek bir sey varki imam rabbani icinde bulundugu halin sarhoslugundamidir bilmem ama diyorki ben allahi kadinlarin kisvesinde hatta ayri ayri her yerinde gördüm….. benim amacim imam rabbaniyi elestirmek yada ferit aydini savunmak degildir sadece anlayamadigim mevzu bu tarz bir hal resullullahta (s.a.v) yada herhangi bir sahabede görülüp aktarilmamisken ve bunlarinda kuranin canli pratikleri iken neden onlardadan yüzyillar sonra yasamis velilerde bu tarz haller olmustur bunlar sahabelerin ulasamadigi bir mevkiyemi ulasmislar. mesala beyazidi bestaminin cübbemin icindeki Allahtir sözü peygamberimiz tarafindan dahi hic sarfedilmeyen bir söz olmamasina ragmen bu sözün sahibi hangi dinin velisi oluyor yine ibni arabi ben ona secde ederim oda bana sözünü söyleme cesaretini hangi kaynaktan hangi peygamberden aliyor bekir kardes bu sözler ve fiiller hangi ilimle hangi vicdanla mazur görünebilir eger kaynagimiz kuran önderimiz peygamber ise bu söylenenleri ne kurandan ayetlerle destekleyebilirsiniz nede resullullahin(s.a.v) hayatindan örnek verebilirsiniz öyle ise bu körü körüne savunma neden umarim bu fakir kardesinin sözünü yanlis anlamazsin Allah heppimizi dogru yoluna iletsin.

    • Ve aleyküm selam Melik Bey kardeşim. İmam-ı Rabbani hazretlerinin 1.cild 1.mektubunun tercümesi merhum Hüseyin Hilmi hocamıza aittir. Mevcut tercümelerin en doğrularındandır. Zira, bu tercüme eserin aslı Farisi’den Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Diğerleri ise, Farisi’den Arabça’ya, ondan da Türkçeye tercüme edildiği için hata oranı daha fazladır.
      İmamı Rabbani hz.lerinin 20. mektubuna kadar olan kısmı kendilerinin tasavvufta fenafillah mertebesinde bulunmaları sebebiyle kendi ahvalini hocasına yazmış olması dolaysı ile tamamen kendi kişisel bir durumu ile ilgili hallerdir. Gelelim bu 1. mektubun içeriğine. Siz okuduğunuz bir tercemeden naklderek diyosunuzki:
      -”diyorki ben allahi kadinlarin kisvesinde hatta ayri ayri her yerinde gördüm….. ” Bu nakiller doğru değildir. İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubatının Farisi tercümesinde 1.cild 1. mektubunda konunun aslı şöyledir:
      “Bu yolda (ruhani) ileleyişte, Allahu Teala’nın Ez-Zahir ismi o kadar tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü. Hatta nisa şeklinde. Alem-i emrdeki (ruhlar alemindeki) latifelerin halleri ve acaib güzellikler bu şekilde görüldüğü kadar başka hiç bir şeyde görülmüyordu. Bunun gibi her yiyecekte ve içecekte ve her cisimde ayrı ayrı tecelliler oldu. Kısaca her tatlı şeyde başka başka kemal vardı. Bu tecellilerin hepsi karşısında (Refîk-ı a’lâ) yı istiyordum . Bu tecellilere bakmamağa çalışıyordum.” ve ” Birdenbire bu tecellilerin o zamansız ve mekansız, hiç bir şeye benzemeyen varlığa bağlılığı değiştirmediğini anladım. Batınım, yani kalb ve ruhum hep O’na bağlı idi. Bir zaman sonra, bu tecelliler görünmez oldu. Tecelliler yok oldu. Bundan sonra fena(kendi varlığından geçme hali) hasıl oldu. Bu zaman(nefs-i emmarede) islam-i hakiki başlamağa ve gizli şirkin alametleri yok olmağa başladı. İbadetleri kusurlu, niyetleri bozuk görmek, kulluk ve yokluk allametleri görünmeye başladı.” (Mektubatı İ.Rabbani 1.Cid 1.Mek.)

      Konu gayet açıktır. Her tasavvuf ehlinin bazı görüntü ve tecellilerle sınav edildiği gibi İmamı Rabbani hazretleride kendisinin o tür tecellilerle imtihan edilidiğini ima etmektedir. Fakat bu tecellilere kapılmayıp hep “refiki a’layı (Allah’ın dostluğunu) istediğini mektubunda belirtmektedir. Bu kadar açık bir ifadeyi makaslayan çarpık zihniyetli ve art niyetli tasavvuf cahili ve münkiri vehhabi uşakları, ağızlarından salyalar akıtarak yüce İmama ifttira atmaktan hiç haya etmemişerdir.
      “Bu yolda (ruhani) ileleyişte, Allahu Teala’nın Ez-Zahir ismi o kadar tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü. Hatta nisa şeklinde.”
      Burada tecelli demek bir şeyin aslı değil, aslın nurunun ikinci ve üçüncü mertebede yansımasıdır. Nitekim başka bir mektubunda “Allah, ötelerin ötesi, ötelerin ötesi ve ötelerin ötesidir.”buyurmuşlardır. Burada hazreti İmam, Allah’ın ne zatını ne de sıfatlarının hakikatini görmediğini izah ediyor. Ama ehil olmayan art niyetli kimseler mal bulmuş mağribi gibi Hazreti İmama haksız yere hücüm ediyorlar.
      Gelelim bu tür hallere:
      Hazreti Ömer bir keresinde sekre girdiğinde belli bir süre ayılamıyor. Yine Hazreti Ali’de de bu türlü haller vaki oluyor. Fakat Beayzit’in ve M.Arabi’nin sekr gereği sarfettikleri yanlış sözler sahabede görülmemeseinin sebebini yine Büyük İmam, İmam-ı Rabbani hazretleri şu sözlerle izah ediyor:
      -”Allah’ın rızasına yaklaşma yolu, yani evliyalık yolu ikidir. Birincisi kurb-u vilayet yoludur ki bu ümmetin velilerinin ruhani ilerleyiş yoludur. bu yolda sekr(sarhoşluk) çoktur. İkinci yol ise, kurb-u nübüvvet yolduruki bu; peygamberlerin ve eshabının Allah’ın rızasına ruhen yaklaşma yoludur. Bu yol ana cadde gibidir ki bunda sekr bulunmaz. Bulunsa da pek az rastlanır. Pek az da olsa, bu ümmetin sonra gelenlerinin bazılarına da bu yoldan ilerlemek nasib kılınmıştır.”
      MELİK BEY KARDEŞİM;” Beyazidi Bistaminin “cübbemin icindeki Allahtir” sözü peygamberimiz tarafindan dahi hic sarfedilmeyen bir söz olmamasina ragmen bu sözün sahibi hangi dinin velisi oluyor yine ibni arabi “ben ona secde ederim oda bana” sözünü söyleme cesaretini hangi kaynaktan hangi peygamberden aliyor? bekir kardes bu sözler ve fiiller hangi ilimle hangi vicdanla mazur görünebilir eger kaynagimiz kuran önderimiz peygamber ise bu söylenenleri ne kurandan ayetlerle destekleyebilirsiniz nede resullullahin(s.a.v) hayatindan örnek verebilirsiniz öyle ise bu körü körüne savunma neden ?”DİYE SORUYORSUNUZ.
      Melik Bey kardeşim, burada bir yanlış algılama var. İbn-i Arabi’ye ve, Beyazid-i Bistami’ye ait olduğu söylenen tarikat küfrü olan o sözleri gerçektende onlara mı aittir, bu da bazı art niyetlilerin araya sokuşturduğu iftira sözler midir bu da bilinmez? Zira, onlara ait asıl metinler ortada yoktur.
      Sayın Melik Bey, İbn-i Arabi’ye ve diğer bazı velilere ait olduğu söylenilen bazı tarikat küfrü cümlelerin sonradan onların kitaplarına bazı art niyetli kimseler tarafından eklenmiş olma ihtimalini unutmayalım. Kitaplarında bir değiştirme olmadığını bilsek bile, onların keşfe dayalı eserleri bizim için delil değildir. İmam-ı Rabbani hazretlerinin buyurduğu gibi; biz Nassa, yani Kur’an ve sünnete bakarız Fus’sa, yani;İbn-i Arabi’nin Fusus’ul Hikemi kitabına değil. Haklarında kesn bir bilgiye sahip olmadığımız kimseler konusunda da haddımızı bilir, onlara dil uzatmayız. Zira, kabirde onları bizden sormayacaklar.
      Onların hakkında bazı meşayihlerin ifade ettikleri; “enel hak” veya “sübhani” gibi ifadeleri bu zatların söyledikleri ne kadar doğrudur?
      O yüce zat İmam-ı Rabbani hazretlerini desteklememiz körü körüne desteklediğimizi söylüyorsunuz. Bu doğru değildir. Zira biz, elhamdulillah kimi niçin desteklediğimizin bilincinde olduğumuz için müsterihiz…
      İmam-ı Rabbani hazretlerinin Kur’an ve Sünnete uymayan hiçbir sözü ve işi yoktur. Sadece ortada okuyucuların veya eleştienlerin eksik anlamaları veya kasıtlı çarpıtmaları vardır.
      Kur’an’a ve Sünnete ters düşen hiç bir tasavvufi yol, kurtuluş yolu olamaz. Gerçek tasavvufun Kur’an’a ve Sünnet dayanmayan hiçbir öğretisi ve yaptırımı yoktur. Bunu her şekilde isbat edebiliriz.
      Vesselam.

      • Sayın Hocam, bu yorumunuz tasavvuf münkirlerine zehirli bir ok gibi saplanmıştır umarım. Allah kaleminize kuvvet versin derim. Onların okudukları ayetleri bizde okuyoruz. Bu adamlar Kur’an’a yanlış mana verdikleri ve tasavvuf konusunda zır cahil oldukları yazdıkları yazılarından anlaşılmaktadır.
        Bu adamlar tasavvuf hakkında işittikleri yalan yanlış sözleri ve bazı meczup velilerin şeriat dışı sözlerini, sanki tasavvufun kendisiymiş gibi lanse etmeye çalışmaktalar. Tasavvuf Kur’an ve sünnetin hayata tatbikinden başka bir şey ise, o tasavvuf değildir zaten.
        Selam ve saygılar .
        İsmet ALPER

      • Hakan isimli eleştiricinin mesnetsiz eleştirisine cevap:
        Eleştirinizde bizim hangi Rabbe inandığımızı merak ediyorsunuz. Bilinizki biz Muhammed aleyhisselamın Rabbi, tüm oluşların yaratıcısı Allahu Tealaya iman ettik ve bu iman üzereyiz. Ya siz hangi rabbe iman ettiniz? Müslüman mısınız, hırıstiyan mı? Zira, birbirini tutmayan muharref İncillerden cümleler yazdığınıza göre, böyle bir şeyi çağrıştırmaya mahal vermektesiniz. Eğer hırıstiyansanız müslümanın tasavvufunu eleştirmek sizin haddinize değildir. Siz önce doğru iman tevhid inancı olan İslamı anlayınız. Eğer hırıstiyan değilseniz o takdirde müslüman gibi eleştirilerde bulununuz.
        Tasavvuf bir haldir kal(söz) değildir. Hal ehli olmayanlar onu anlayamazlar ve siz de eleştirilerinizden anlaşıldığı kadar hal ehli değil, söz ehli bile olamazsınız.
        Peygamber Efendimizin mi’racını kuru mantıkla anlamaya çalışanlar O’nun tebliğinin münkiri oldular. Siz de eleştirilerinizde, aklınızın ve ilminizin yetmeyeceği şeyleri eleştirmeye kalkmayınız. Zira bu iş, kasabın beyin cerrahını eleştirmesi gibi olurki işin içinden çıkamazsınız…
        Size, “Kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş” deyimini hatırlatırım. Ulaşamadığınız tadamadığınız nuranî hal sahibi büyüklere sataşarak haddinizi aşmayınız. Zira, kudsi hadiste bildirildiği üzere, evliyaullahın düşmanı Allah’ın da düşmanıdır.
        Allah’ın hidayetine ermeniz dileği ile…

  6. Sayın Mesut Bey kardeşim, sorularınızın cevabını Melik Bey isimli şahsa yazdığımız: “Bekir Canbay – 02 Ekim 2012 – 10:08 tarihli ” yorumumuzdan okuyabilirsiniz.
    Vesselam.

  7. Abdulkadir Geylani ve daha başkaları tövbe ettiklerini belirtmişlerdir. Onların hayatlarını okumadan onların hakkında ön yargılı yazı yazanları okuyan kimseler, onların tevbe ettiklerini nereden bilebilecekler?

  8. Âkil olan herkes ağzından çıkan şeylerden elbette sorumludur. Din menkıbelerden değil, Kur’an ve Hadis-i şeriflerin açıklamaları olan doğru kaynaklardan alınan ilmihallerden öğrenilir. Bir kimse bir eser yazdığında yanlış bir durum olmuşsa, yazar bunun farkına vardığında yanlışını düzeltmelidir. Aksi durumda sorumludur.
    Tasavvuf ehli bir kimse, sekr ile yazdığı bir eseri, sekr halinden ayıklığa geçtiğinde düzeltmezse sorumludur. Şu gerçeğide unutmamalı ki, bir hal ehli kimse ömür boyu sekrden sahva geçemeyebilir. İradesi ile manevi sarhoş olmayan veli, iradesi örtüldükten sonra sahva geçmesi nasıl beklenir? Zira, iradesi muhabetullah ile örtülü bir kimsenin sekr halinde iradesi olmadığı için sahva geçmesi düşünülemez.
    Tasavvuf büyüklerini anlayamayan cahiller burada vartaya düşüyorlar ve münkir oluyorlar. Hiç bir kimse, o büyüklerin sekr halindeki yanlışlarına tabi olmanın gerekli olduğunu söyleyemez. Bu zaten doğru değildir. Onları kendi haline bırakmak, onlarla uğraşmamak daha doğru olanıdır. Sizleri tenzih ederek ifade ediyorum, dar kafalılar onların kitaplarını okuyarak küçük akıllarını karıştırmamalıdır.
    Vesselam.

  9. Sefer Küçük Bey, evet hidayet Allah’tandır. Aksini iddia eden her kim olursa olsun, ehli küfürdür. Defalarca benzer soruları sorduğunuz halde cevaplarımızı okumadığınız, yazdığınız yorumlarınızda gözükmektedir. Bir zahmet bu yazımızı okumanız, sapık fikirlerinizin çürüklüğünü görmeniz hususunda bariz önem arzetmektedir.
    Allahu Teala buyuruyorki:
    يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُواْ فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
    Maide-35)
    Mealen;
    “Ey iman edenler, Allah’tan korkun! Ve O’nun rızasına ermek için vesile arayın. Ve O’nun yolunda şeytan ve nefisle ve kötülüklerle mücadele edin. Ancak o zaman kurtuluşa erersiniz.”
    Allah vesile arayınız buyuruyor. Bu vesile sizin anladığınız gibi Kuran olsaydı, biz Kur’an-ı okurken, Allah; “onu arayın” demezdi.
    Bu vesile, Kur’an-ı bize açıklayacak bir rehber olmalıdır. Bu rehber Rasulullah Efendimiz, yani O’nun hadisleri ve onları daha iyi analayabilen ehl-i sünnet alimlerdir.
    Sefer Bey, soruyorsunuzki:
    “On yıl boyunca kendini kaybetmiş ibni arabi veya ara ara kendini kaybettiğini söylediğiniz bir İmamı Rabbani üzerine nasıl bir din inşa etmeye kalkarsınız ve açıkça Kur’an’la çelişki içindeki onca sözlerin nasıl savunuculuğunu yapabilirsiniz?”
    CEVAP:
    Muyiddin Arabi hazretlerine 10 yıl sekr halindeyken mürşittir demedim. O büyükler Allah’ın veli kullarıdır. Ne siz, ne de üstatlarınız o büyük velileri asla anlayamazsınız. Çünkü siz vehhabiler, evliyalığın münkirisiniz…
    Benim dinde rehberim, Peygamber(sallallahu aleyhi ve sellem) efendimizdir.
    İmam-ı Rabbani hazretleri hakkında; “ara ara kendini kaybettiğini ve gelgitler yaşadığını”söylediğimi söyleyerek, bana iftira ediyorsunuz. Tasavvuf konusunda ne kadar bilgisiz olduğunuzu böylelikle belgeliyorsunuz. Bir veli bir ömür boyu sekr halinde kalabilir. Buna sadece veli denilir. Böylesine mürşid denilmez. İmam-ı Rabbani hazretleri büyük bir mürşittir. Bidayette yaşadığı sekr halini ilk 20 mektubunda kendi mürşidine kendi ahvalini yazmıştır. Oraya, yani onun manevi mertebesine sizin üstatlarınızın değil kendileri, hayalleri bile ulaşamaz. Gerçi siz bunları anlamazsınız, ne kadar anlatsamda anlayamazsınız. Zira, size bunlar efsane gibi gelir.
    İmam-ı Rabbani hazretleri hiç bir zaman Kur’an ve sünnetten ayrılmamış, Kur’an ve sünnete ters düşen hiç bir keşfi(Kalp gözü ile görülenleri)asla benimsememiş ve onlarla amel etmemiş ve ettirmemiştir. Esefle söylüyorum ki, size çok yazıklar olsun ve böyle büyük bir alimle haksız yere uğraşmak gaflet ve dalaletinde bulunabiliyorsunuz.
    Din, bu büyüklerin üzerine kurulmadı. İftira etme! Din, Kur’an ve onun açıklamaları olan hadislerle sabittir. Siz öyle diyorsanız, yani; “din, o iki evliyanın üzerine kuruldu” diyorsanız, o fikir size aittir bizi bağlamaz. O, ancak sizin uydurdğunuz bir iftira olur.
    Derhal bu halinize tevbe ediniz.
    Mesut Beye diyorsunuz ki; “kafası karışık kardeşim, kafanın karışıklığını Kur’an meali okuyarak düzelt” diyorsun. Mesut Bey, Kur’an-ı sizden daha çok okuyan ve bilen bir kimsedir. Mesut Beyin dini anlayışını sizin ilminiz kavrayamaz.
    Sizin bazı mealci kardeşleriniz Kur’an meali okuyarak Kur’an-ı doğru anlasalardı, cihat adına Arap ülkelerinde nice masum insanı katlederler miydi?
    Sizler ne zaman Kur’an-ı kendi anlayışınıza göre değil de, Rasulullah’ın anladığı istikamette anlarsanız, işte o zaman hidayeti buldunuz demektir. Bizi soracak olursanız Allahu Tealaya hamd olsun ki, bizim kafamız hiç karışık değildir ve gayet müsterihiz. Yanlış ve karmaşık yorumlarınızı lütfen bir kez daha gözden geçiriniz.
    Allahu Tealadan size ve üstatlarınıza hidayet vermesini diliyoruz.

  10. Bismillahirrahmanirrahim. Ferit Aydin ve onun kulluk ettigi kapinin sahipleri, mucadele suresinin 22. ayetini inkar ederek papanin ellerini saygi ile öpen, gönlünü, vicdanini Amerikaya satan, ikameti sirkin anavatani amerika, kabesi washington olanlardir! Dunyanin hiçbir yerinde gerçek muminlerle munafiklarin daha siddetli carpistigi baska bir cografya yoktur. Ey! Turkiye’de yasayipta gaflet icinde uyuyan muslumanlar! Kendinize gelin Allah’in ipine ve Zikrullaha sarilin. Elbet kazananlar biz olacagiz. Esselamu aleykum.

  11. Sayın Tevhit Ehli Bey, sizin haklı olduğunuz durumlar mutlaka vardır. Ancak; “Sütten ağzı yanan yoğurdu da üfleyerek yermiş”deyimince, herkesi aynı kefeye koymanızda ayrı bir hata değil mi? Yıllarca tasavvufu islamdan bir parça görerek savunmuşsunuz, fakat şimdi onu inkâr etmekte olduğunuzu söylüyorsunuz.
    Tasavvuf islamdan bir parça değil islamın ta kendisidir. Bazı bidatları tasavvuf olarak yutturmaya kalkan şeyh bozuntularına inanmamak lazımdır.
    Şâri’den maksadınız Allahu Teala ise, hüküm koyucu elbette Allahu Tealadır. Ama görüyoruz ki, burada hükümü siz kendiniz koymaktasınız. Zira, şeyhlere dil uzatmakla küfre girildiğini biz değil, siz söylemektesiniz. Bizim itikadımıza göre şeyhlere değil, peygamberlere dil uzatanlar küfre girer. Şeyhlerin sahtesi doğrularından çok daha fazladır. Şeyhler üç türlüdür:
    1. Sahte şeyhler. Bunlar ne şeriatten ne tarikatten haberi olmayan zındıklardır. Bunlar veya bunların yardakçıları cahilleri yalan kerametlerle kandırıp, okun yaydan çıktığı gibi insanları islamdan uzaklaştırırlar. Bu adamlar para göz kimselerdir. Müridlerinin namuslarına kadar göz diker bu zındıklar.
    2. Samimi fakat nâkıs şeyhlerdir. Bunlarda yolda kalmış, şeytanın aldattığı kimselerdir. Şeytan bunları bazı keşif ve rüyalarla yanıltarak kendilerini olgun insan gösterir. Hatta kendilerini peygamberlerin sevyesinde görenlerde vardır. Bunlara tabi olanlarda helak olurlar. Bunları anlamak için şeriati(Kur’an ve Sünneti) iyi bilmek yeterlidir.
    3. Gerçek Şeyhler: Bunların sayıları azdan azdır. Bunlar ehli sünnet inancında samimi mü’minlerdir. Bunların tek gayeleri, Allah rızası için Kur’an ve sünneti ve Peygamberimizin ahlakını yaşamak ve yaşatmaktır. Keramet asla ölçü değildir. Ölçü Kur’an ve sünneti yaşamaktır. Kur’an’da ve sünnette olmayan tasavvuf, Hinduizm ve Budizm tasavvufudur. Bir kimse bir şeyhe bağlansın veya bağlanmasın, Kur’an ve sünneti yaşıyorsa, o ehli mutasavvıftır. Yani tevhid ehlidir. Din kimsenin tekelinde değildir.
    Küfrün ölçülerini kimin koyduğunu soruyorsunuz. Küfrün ölçülerini koymak ne şeyhlerin ne de şunun bunun haddi değildir. Küfrün ölçülerini Allahu Teala koymuştur. Bu da, Kur’an ve sünnetle belirlenmiştir. Zira Allahu Teala ayetlerde belirtmiştir, mealen;
    “(Resulümün verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7]
    “(Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip, verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.)” [Nisa 65]
    “(Allah’ın yolu ile, Peygamberlerin yolunu birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir.)” [Nisa 150,151]
    “(Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.)” [Ahzab 36]
    “(O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar.)” [Araf 157]
    “(Allah’a ve Resulüne itaat edin!)” [Enfal 20]
    Herhalde durum anlaşılmıştır.

    Vesselam.

    • Sayın Tevhit Ehli, yukarıdaki sözlerin Kur’an ve Sünnetteki delillerini soruyorsunuz. Bu ifadeleriniz, yazılanları okumadan yorum yaptığınızın açık bir delilidir. Zira İslam Dergisi Sitesinde, Kur’an ve sünnete dayanmayan dini bir metnin olmadığına yazılanlar şahittir.
      Sizler İslamiyeti anlamak için sapkın, sözde islamcı yazarları mı ölçü almaktasınız ki, Tasavvufu anlamak için Tasavvuf sapkınlarını ölçü alıyorsunuz? Hiç bir kimse yanlışları araştırarak doğruya ulaşamamıştır. Sayın Tevhit, eğer gerçeği görmek isterseniz, gerçek size gizli değildir.

  12. İsmi “Sadece Müslüman” olup fakat; müslümanlığı tam idrak edememiş olan şahsın hakaretlerine CEVAP;
    Kur’an’ın bir zahiri manası, bir de batıni manası vardır. Kur’an’ın zahiri manasını bile yanlış anlıyanlara nasıl olur da O’nun batını manası anlatılabilir?
    Allahu Teala sizlere TASAVVUFU anlamak nasib eylesin. Hakaret etmekte pek hararetli olduğunuz yorumunuzdan belli… Çok görmüyoruz. Zira herkes cebindekini harcar. Sizin dağarcığınızda güzel şeyler olsaydı, kaleminizden de elbette güzel şeyler dökülürdü.
    Size,”Kişi bilmediğinin düşmanıdır.”deyiminince, Hadisi Kudside evliyaullaha düşman olanlar Allah’ın düşmanları olarak addedildiğini hatırlatırım. Zamanımızda ehil olmadığı halde kendini şeyh olarak tanıtanları evliya olarak kasdetmediğimi bilmenizi isterim.
    Ebu Cehil, Rasulullah aleyhissalatü vesselam Efendimizin sadece zahirine baktığı için İslama münkir oldu. O’ndaki İlahi nûrun yansımaları olan güzelliği göremedi ve O’nun getirdiği Kur’an’ı idrak edemedi. Size tavsiyem, yaşamadığınız bir güzelliğe ulaşamasanız da, ona münkir olmayınız. Zira varlık, sizin gözünüzün algıladığından ibaret değildir.
    Tasavvuf, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin ahlakı ile ahlaklanmaktır. Kur’an’sız tasavvuf, zındıklıktır. Çeşitli nurları görmek tasavvuf değildir. Bu nurları görenleri de küfürle itham etmek cahilliktir. Eğer siz tasavvuf hakkında ilim sahibi olsaydınız, tasavvufu Kur’an ve sünnetin dışında değil bilakis, tam özünde bulurdunuz.
    Size ve bize hidayet Allah’tandır(Celle Celâlüh).

  13. Kafamın karışıklığı inancım itikadım değil kardeşim. Karışık olan böyle menkıbelerin neden hala günümüzde düzeltilmeden kullanılıyor olmasıdır. Kasıtlıda olabilir cemaat önderlerini kötülemek, yanlış yaptıkları izlenimini vermek içinde böyle menkıbeler gün üstünde tutulur olabilir. Kafam buna karışık, yoksa Kur’an-ı Kerimi okuyorum arapça ve mealini de ve yalnız Allah cc.dayandım ve yalnız ondan dilerim kardeşim. “Allah cc.bana yeter de” ayetini unutmam. Unutmadığım bir ayette salihlerle beraber olun ayetidir. Birde cemaatten ayrılmayın hadisinide unutmam. Bana dua edin sizide benide razı olduğu kullarından eder inşallah Rabbim.

  14. Kelimelere takılıp kalınmamalıdır içeriğini iyi anlamalıdır,tövbe edin ve; “Sizi ALLLAH’a c.c. (ulaştıracak) götürecek bir yol tutun.” mealindeki ayette(yanlışım varsa Allahcc.affetsin mealde) yol tutun diyor Allah cc.bu cömertlikle, adeletle, çok ilimle uğraşmakla, çok Kur’an’a bağlı olmakla, çok camilere bağlanmakla vs.vs.yani; “Güzel ahlakla islam dinini yaşayın yaşatın.” diyor Rabbim. İşte burdaki bu yaşamanın yollarını kolaylaştıran öğreten sevdiren sistemin adı tasavvuf olarak bakarsak daha iyi anlarız bence…ama her sakallıyı deden sanmakta cahilliktir araştırıp sağlam bir cemaat bulursanız alın oradaki ilimleri derim bence…

  15. Nasıl ki bir öğrenci sadece ders kitabıyla bir dersi tek başına anlamayıp bir öğretmene ihtiyaç duyuyorsa, aynı şekilde Kuran da İslam’ı anlamamız için bir ders kitabıdır ve onu anlamak için mutlaka bir muallime ihtiyaç vardır. Unutmayınız ki bir insan boş bir kafayla ve tefsir bilgisi olmadan Kuran’ı anlayamaz. Kuran yoruma açık bir kitaptır ve cahil insan ayetleri farklı anlamlara çekebilir. Siz hak mezheplere karşısınız ancak kendiniz bu kafa yapısıyla her bir insanın ayetleri kendi başına yorumlamasına ve herkesin kendi mezhebini oluşturmasına yeşil ışık yakıyorsunuz Sefer bey…

  16. Benim bir sorum olacak bu sitede sorumlusuna, bir insan (siradan biri) Kuran’i anlar mi okuyunca,cevabiniz evet ise neden anlayabilir,hayir ise neden anlayamaz.
    Saygilarimla

    • Hakan Bey, 18.01.2013 / 21:09 tarihli yorumunuza cevaben; sıradan okur yazar bir insan tıp kitabını okuyunca onu anlayabilir mi?
      Anlayabilirse, kalb veya beyin ameliyatı yapabilir mi?
      Sorularınızın cevabı, bu sorularımızın içindedir…
      Hakan Bey, bilginiz olsun ki, sitemize değişik isimlerle yorum yazanlar tesbit edildiğinde yorumları çöpe atılır.
      Ayrıca üçlü ilaha iman eden hırıstiyanların bozulmuş incillerinden örnekler vermemenizi tavsiye ederiz.

  17. Sayın Sadece Müslüman Bey; “Sütten ağzı yanan yoğurdu da üfleyerek yermiş.” deyimince, sizin ima ettğiniz sözde şeyhler her kim ise, bizim onları savunduğumuz falan yoktur. Bilakis onların aleyhine yazılarımızda vardır. Eğer zahmet olmaz da sitemizdeki yazılarımızı okursanız bunu görürsünüz.

    Peygamber(s.a.v.) Efendimizin batını olan gerçek tasavvufu anlamak için, öncelikle Ömer Nasuhi Bilmen’in İslam İlmihali’ni, daha sonra Peygamber Efendimizin hayatını ve Riyazüs-Salihîn isimli seçme sahih hadis kitablarını(3 cilt) okuduktan sonra, Hanefi Mezhebi imamlarının hangi ayet ve hadisi şerife dayanarak ictihat edip, Kur’an’a ve Sünnete dayanmayan hiç bir hüküm çıkarmadıklarını bilmek isterseniz, İbrahim Halebi hazretlerinin Mülteka isimli Hanefi fıkıh kitabını (2 cilt) okumanızı, ondan sonrada Elmalı Hamdi Yazır’ın Kur’an tefsirini okumanız durumunda, İmamı Rabbani hazretlerinin Mektubatı’nı okuduğunuzda, tasavvufu başkalarından duymakla değilde bizzat kendi tetkikinizle anlamış ve idrak etmiş olursunuz…
    Vesselam.

  18. Ben Velayetin hak olduğuna inanıyorum… Kur’an’da apaçık delilleri var. Lakin kurumsal anlamda şeyhlik deyince, benimde şüphelerim var. Örneğin Mürşidlik manevi bir terbiye sahibi ve tasarrufuna sahip olunan zatta deniyor. diğerleri zaten zahir alimleri oluyor. Ama gelin görünki günümüz de her şey çok farklı olmuş… bu zaman da dikkatli olmak gerekiyor. Evliya zatları gördüm eğer onları görmeseydim şu anki bilgi birikimim… tasavvufa mesafeli olmamı salık veriyor. ama ben, Seyda Muhammed Raşid k.s gördüğüm için. Allah dostlarının varlığına inanıyorum. ama bu zaman dikkatli olmak gerekir. her kesin yoluna ipine tutunmamak gerekir…

    • Sayın Erdal Bey, Velayetin hak olduğu hem Kur’an’da, hem hadisi şeriflerde mevcuttur. Bunun yaşayan canlı şahitleri ise tasavvuftan bir nebzede olsa nasiblenmiş kimselerdir. Bunu yaşayan mü’minlerin kalb ve ruhlarında, bütün insanlar inkar etseler dahi inkarı mümkün olmayacak dercede izleri mevcuttur.
      Şeyhlik konusu çok hassas ve istismara açıktır. Günümüzde tasavvuftan bihaber nice kimseler bulunmaktadır. Bunlar sırf para ve şöhret için nâhak yere şeyhlik adı altında insanların yolunu kesen birer şeytan durumundadırlar.
      Seyyid Muhammed Raşid hz.lerinden söz etmektesiniz. O muhterem Zât, velayet erlerinin büyüklerindendir.
      Sayın Erdal Bey, bu şeyhlik konusunda daha kapsamlı bilgiye ulaşmak için sitemizde mevcut olan; “Şeyh Nedir Ve Teslimiyet Nasıl Olmalıdır ?” yazımızı okuyabilirsiniz.
      Vesselam.

  19. Hepinize ilim olarak kur’an, mursit olarak Muhammed yeter.
    Adi gecen butun diger zatlar kendi amelini yasamis, bise biliyorsa varsa yazmis, hepsine hurmetimiz var.
    Ama din-i islam-i mubinin disinda, hic kimseyi kutsamak, onu savunmak, onu yuceltmek sadece bos ishtir. Vaktiniz coksa dininizi kutsayin yuceltin. YUz yillar once yasamis saydiginiz butun o adamlara Allah rahmet etsin. O alim,evliya,veli, mursit vs. diye saydiginiz butun zatlarin, hem yaptiklarininhem de soylediklerinin dinde bir kurus hukmu yoktur. Peygamber veda hutbesinde bugun dininizi tamamladim demistir. Acik akilli olun…

    • Mösyö Kalaskor Rengirs, İslam alimlerinin eserlerinden faydalanmak yerine Onlara din öğretmeye mi kalkıyorsunuz? Sizin bu ifadeleriniz; “Tereciye tere satmak” anlamına gelir. Bu da haddinizi aşarak İslam dinine büyük hizmetler vermiş islam alimlerine açık bir saygısızlıktır.
      Bir kimse bir yere çıktığında oradan ineceği zaman, üzerine basarak yükseldiği basamakların inişte lazım olacağını unutmamalıdır. Unutuyorsa nankörlük olur. Kur’an-ı Kerim’de, 1400 küsur yıl önce indi. Eskidi diye onu dışlayabilir misiniz? İslam alimleri olmasaydı biz bu Kur’an ve Hadisleri nasıl doğru olarak anlayacaktık? Onlar, Hıristiyanlığı ve Yahudiliği değiştiren bozuk din adamları gibi olsaydı, Kur’an değişmeden bugüne nasıl ulaşacaktı?
      Siz, Kur’an’sız ve hadisler olmadan din olacağı fikrini nereden çıkardınız? Biz, öyle bir dinin, dinsizlik olduğunu bu sitede bangır bangır yazmaktayken siz kalkıyor böyle atmaca kelimeler serdederek bize akıl vermeye kalkışıyorsunuz.. Lütfedipte zahmette bulunarak sitemizde yazdığımız 10 cilt kitap kapsamındaki yazılarımızı baştan başa ön yargısız bir şekilde okusaydınız, o zaman kendi bilgisizliğinizin idrakine daha iyi ulaşır da bize akıl vermeye kalkışmazdınız.

      Bu sözlerinizi bilgisizliğinize atfederek size dua ediyorum. Allahu Teala size Ehli sünnet bilgilerini ve inancını nasib etsin.

  20. Kuran ın ALLAH CC tarafından korunduğu beyanı kuran da vardır. İnsanları ilahlaştırmak doğru değildir.

    • “Hiç şüphesiz, Kuran’ı Biz indirdik. Onun koruyucuları da gerçekten Biziz.” (Hicr Suresi, 9) Allahu Teala böyle buyururken kim onun aksini iddia edebilir? Aksini söyleyen kâfirdir. Ancak Allahu Teala bir şeyi yaratttığında onu sebeplerle yaratır. Kur’an’ı korumak hususunda ise, ihlaslı müminleri sebep kılmıştır. Dileseydi sebepsiz de korurdu. Allah, İlahi adeti gereği sebeplerle yaratmayı sever. Sebepleri kabul etmemek ise, cahillik ve ahmaklıktır. Allahu Tealanın İlahi adetini bilmemektir.
      İnsanları ilahlaştırmak elbette küfürdür.
      İnsanları veya cinleri ilahlaştırmak nasıl olur? Bunun ne demek olduğunu bilen çok azdır. O, şudur;
      Kim Allah’ın zati ve sübuti sıfatlarının Allah tarafından verilmeden mahluklarda da olduğunu söylüyor veya öyle iman ediyorsa o müşriktir. Ancak Allah’ın subuti sıfatlarından; kudret, görmek, işitmek, söylemek, irade, bilmek gibi sıfatlar Allah tarafından insanlara, cinlere ve meleklere de verilmiştir ki buna mecazi sıfatlar denilir. Zira onların aslına Allahu teala sahiptir ve o sıfatlar Allah tarafından verildiği için bunlara mecazi sıfatlar denilir.
      Kim ki, peygamberler de ve evliya da, veya cinler de veya melekler de, ilahi kudret olduğuna veya İlahi sıfatlardan birisine dahi sahip olduğuna inanıyorsa, o müşriktir.
      Ehli Sünnete göre inanan müminlere; “müşrik” veya “kâfir” diyenler de kâfirdir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Login