Allah’tan Başkasından Yardım İstemek Şirk midir?

SORU 1: Fatiha Suresi 5. ayette geçen,iyyâkenesteîn” (De ki;)Yalnız senden yardım isteriz.) mealindeki ayeti; ”Allah’tan başkasından yardım istemek şirktir” şeklinde yorumlayanlar vardır.  Bu ayete verilen anlam doğru mudur?

CEVAP : O anlam kesinlikle yanlıştır. Eğer ki Yalnız Senden yardım isteriz mealindeki ayete, selefiyeci mezhepsizlerinin verdikleri anlam doğru olsaydı, kendileri de müşrik olurlardı. Çünkü onlar da her gün birilerinden  yardım istemektedirler.
Zahirde Allah’tan başka birinden yardım istemeyen bir Allah’ın kulu var mıdır?
Peygamberler dahi diğer insanlardan yardım istemişlerdir.
Hakikatte her yardımı yaratan Allahu Tealadır. Onun içindir ki, bir kimse zahirde birisinden yardım istediğinde o kimseyi sebep, hakikatte ise yardımın sadece Hak Tealanın yapabileceğini bilmesi gerekir. Böyle bilmezse o vakit kişi şirke girer.

Eğer ki, bir kimse kendisine yapılan yardımın Allah’ın iradesi, kudreti ve yaratması ile değil de, o yardımın, yardımı istenilen kimsenin öz kudreti ile yapıldığına inanırsa, velev ki o yardım maddi veya manevi alem de yapılsın, böyle inanan kimse şirk içindedir. Zahiri, sebep bilen Peygamberler de insanlardan yardım istemiştir. İşte o husustaki ayetler, mealen:
– ”(Yusuf) Onlardan, kurtulacağını sandığı kimseye dedi ki; “Efendinin yanında beni zikret.” Ama şeytan onu efendisine hatırlatmayı unutturdu. (Yusuf böylece) Zindan da bir süre daha kaldı.”
(Yusuf Suresi/42)
Bu ayette kast edilen Yusuf’un zahiren de olsa arkadaşından yardım talep etmesidir.
– ”Vaktaki İsa onlardan küfrü sezince, “Bana Allah için kim yardım edecek” dedi. (Âl-i İmran-52)
Bu ayette, İsa Peygamberin kafirlere karşı Havarilerden yardım istediği açıkça bildirilmektedir.

Bir gün Rasul-i Ekrem (salât ve selâm olsun ona) Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin (radıyallahu anhum) bir yere gittiler. Rasul-i Ekrem:
-”Bana yardım edin” buyurdular. Onlar:
-”Sana nasıl yardım edelim” dediler. Rasul-i Ekrem:
-”Abdest alıp namaz kılarak, sonra da “Ya Rabbi atamız Muhammed’e rahmet eyle” diye dua ederek dedi.
Bunun gibi, yardım istemek hususunda Peygamberimizin hayatında bir çok misaller bulunmaktadır. Başkalarından yardım istemek şirk olsaydı, Allah’ın Rasulü ehl-i beytinden yardım ister miydi? Hâşâ. Ehl-i Sünnetin haricinde olan Mu’tezile Mezhebi ve Vehhabi Mezhebleri anlayışında; Allah’ın bir emri inkar edilmeyip sadece yapılmadığı halde, şirk sayılmaktadır. Bu bir şaşkınlık ve sapıklık anlayışı olduğundan, bizim memleketimizdeki bu şaşkınların uyduları da, bunlardan daha da şaşkındır.

SORU: Hoca ben yardım yalnız Allahu Tealadan istenir diyorum.

CEVAP:
* Dış dünyada, siz hiç mi kimseden yardım almadınız mı?

* Mesela; birinden ekmek, su, yemek, hiç mi bir şey istemediniz ki böyle selfiyeci cahiller gibi konuşuyorsunuz.
* Lokantaya gittiğinizde garsondan yemek istemeniz, kuldan yardım istemek değil de nedir?

* Arabanız bozulduğunda tamirci çağırmanız Allah’tan başkasından yardım almak değil de nedir?
* Doktora gittiğinizde muayene olmanız Allah’tan başkasından yardım almak değil de nedir?
* Eğer şöyle der: “Ruhaniyette Allah’tan başkasından yardım istemek şirk olur ama, dış alemde birilerinden yardım istemek şirk olmaz” düşüncesini savunursan, batında her şeyin Allah’ın kudretiyle olduğuna inanıyorsun da dış alem de her şeyin Allah’ın kudreti ile meydana geldiğine inanmıyor musunuz.?!

SORU 2: (de ki) Yalnız Senden yardım isteriz ”  ayetindeki emri inkar etmeksizin bu emri yapmamak şirk midir?  Zira bir emrin emir olduğuna inanıp da yapmamak küfür değil, sadece günah olmaz mı?

CEVAP : Ehli Sünnet itikadına göre Allahu tealanın bir emrini inandığı halde tembellikten dolayı yapmayan şirke değil, yalnızca günaha girer. Bazı sapık mezheplere göre bir kimse bir farzı inanmadığı için değil de tembelliğinden dolayı yapmadıysa müşrik sayılmaktadır. Bu sebeple “Yalnız Senden yardım isteriz” mealindeki ayete de, Peygamber Efendimizin sünnetine bakarak, eshabın ve müçtehid alimlerin nasıl anlam verdiklerine bakmaksızın kendi kısa akıllarına göre mana vererek sırat-ı müstekîm olan Ehli Sünnet yolundan çıkmışlardır.

SORU 3: Madem ki her şeyi Allah yarattığına göre, neden Allah’tan istenmiyor da, kullar vesile edilerek  isteniliyor?

CEVAP : Sizi de bizi de Allah yarattı. Bu sorunun cevabı şu sorumuzun içindedir:
“Lokantaya gidiyorsunuz masaya yemek geliyor. Bakıyorsunuz masada su yok. Suyu neden doğrudan Allah’tan istemiyorsunuz da garsondan istiyorsunuz.?
Allahu Tealanın İlahi adeti gereği, Cenab-ı Hakk Teala kullara rızıklarını vesilelerle vermektedir. O dileseydi doymamız için ekmeğe gerek kalmazdı. Susadığımız da, suya gerek kalmazdı. Zira ekmeği de, suyu da, susuzluğu da, açlığı da yaratan ve onları gideren de O’dur. Cenab-ı Hakk’ın duaların kabulünde Enbiya ve Evliyayı vesile kılması ise, onlara vermiş olduğu değeri, biz aciz kullarına bildirmek içindir. Tıpkı Adem Peygambere, Muhammed aleyhisselamın Allah katındaki değerini, bildirmesi gibi.
Dua ederken; “Ya Rabbi Senden Rasulün Muhammed aleyhisselam hürmetine istiyorum ” diye dua etmelidir.

SORU 4: Vesile caiz midir?
CEVAP : Maide suresi 35’te mealen:
– “Ey iman edenler Allah’tan sakının, O’na(rızasına ermek için) vesile arayınız. Ve O’nun yolunda mücadele veriniz. Umulurki kurtuluşa erersiniz.” diye buyurulmaktadır.
Her kula yardım ancak Allah’tandır. Ölü veya diri her kul, yardım hususunda sadece vesiledir. Allah, İlahi adeti gereği yardımlarını, vesilelerle yaratmaktadır.
Ölülerin aciz olduğuna inanıp da, yaşayanların kuvvetinin Allah tarafından verilmediğine itikat eden kimseler de şirke girer. Boğulmakta olan birinin kurtulmasına, birileri sebep oluyorsa, aslında orada kurtarıcı Allahu tealadır, kul ise sebeptir. Zira ölülerin ruhuna da işittirip güç veren, yaşayanlara da güç verip işittiren Allahtır. Allah’ın ölülerin ruhlarına işittirmekten ve yardım hususunda ölülerin ruhlarını yaşayanlara vesile kılmaktan yana aciz olduğunu sanmakta küfürdür. Zira, ölü veya diri herkese kuvvet ve hareket, ancak Allah’tandır. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.” 
Allah dilerse, kuru ağaca konuşma, görme ve işitme gücü verir. Ve Allah dilerse, ölüleri dirilerin yardımına vesile kılar. Bunlara inanmayan kimse, Allahu tealanın: “Ve Huve alâ külli şeyin Kadîr” mealinde olan;” Ve O Allah’ın gücü her şeye yeter.” ayetine inanmamış olur ki, bu da açık bir küfürdür.

Allah’tan başkasından yardım istemek konusunda her mü’min şu bilinçte olmalıdır:
Her kim, herhangi bir kuldan, her ne şekilde yardım isterse istesin, yardıma vesile olacak  kimsenin, o yardım hususunda sadece bir vesile olduğunu bilmelidir.

SORU 5:  Bir şey nasıl şirk olur?

CEVAP : Şirk; ortak, denk ve eş kabul etmek anlamlarına gelen bir kelimedir. Allahu teala Kur’an-ı Kerim’de, şirkin çok büyük bir zulüm olduğunu ve şirki tövbesiz asla affetmeyeceğini bildirmektedir.  Allahu tealaya şirk koşmak demek; O’nun, yüce Zâtı ve varlığının ve sıfatlarının eşi ve denklerinin olduğuna inanmak demektir. Şirk; mahlukların,  Allahu teala ile birlikte başka ilahlar tarafından yaratılmış  olduğuna inanmaktır.  Kainattaki olayların yaratılışında Allah’a ortaklar tayin etmek, her türlü zarar ve faydanın yaratılışında Allah’a ortaklar, yardımcılar tanımak demektir.

SORU 6: Gıyâba hitaben bir işin yapılmasını istemek dinen doğru mudur?
CEVAP : Bu, Allahu tealanın peygamberler ve evliyayı sebep kılarak yarattığı olağan üstü hallerdendir. Bir gün, Hazreti Ali Medine’den üç aylık uzak bir mesafede düşmanlarla savaş ederken, bir kâfir arkadan yaklaşıp, Ali(radıyallahu anh) hazretlerine  kılıcını arkadan vurmak istediği esnada,  Peygamber(s.a.v.) Efendimiz :
-”Ya Ali! Arkana bak! ” diyerek Hazreti Ali’yi uyardı.
Eshabdan bazıları bu uyarının tarihini yazdılar ve üç ay sonra Medine’ye dönen Hazreti Ali’ye bunu sordular. Hz.Ali:
– ”Evet bundan üç ay önce böyle bir olay vukuu buldu. Ben o gün, Rasulullah’ın: ” Ya Ali! Arkana bak!” dediğini duydum ve geriye baktığımda, bir kafir arkamdan bana kılıcını vurmak üzere olduğunu fark ettim ve onu bertaraf ettim.”dedi.
Bunun benzeri bir durum da, Hazreti Ömer’in(r.a.) halifeliği zamanın da oldu. Hazreti Ömer’in İranlılarla savaşan Kumandan Sariye’ye, çok uzak mesafelerden:”Ya Sariyel-cebel”(Ey Sariye Dağa çekil” diye hitap etmeleri meşhur haberlerdendir.  Bu ve bunun benzeri olaylar, Allah’ın kudreti ile yaratılmaktadır. Yeter ki, bu işlerin Allahu teala tarafından yaratıldığına itikat edilsin ve O’ndan başka güç ve gerçek tasarruf sahibi olmadığına inanılsın.

 

EK:1

TEVESSÜL ve İSTİMDAT
Tevessül, bir şeyi veya bir şahsı Allah için aracı ve vasıta kılmak, şefaatçi ve vesile edinmektir. İbnü’1-Esir, Ezan duasında geçen “el-Vesile” kavramı’nı izah ederken “Allah’a yakınlığa vesile, cennette bir menzil veya kıyamette şefaat gibi anlamlarla” değerlendirmiştir.(1) Kur’an’da iki yerde”vesile” kelimesi geçmektedir. Bunlardan ilki Maide süresindedir:
“Ey îman edenler, Allah’dan korkun; O’na yaklaşmaya vesîle arayın ve O’nun yolunda mücahede edin ki felaha erebilesiniz.”(2)
Diğeri ise İsra Süresi’ndedir:
“O yalvardıkları da onların Allah’a en yakın olanları da Rablarına yaklaşmak için “vesile” ararlar.”(3)
Ayet-i kerîmelerin ilkinde önce iman, ardından O’na yakınlığa vesile ve onun ardından mücahede emderilmektedir. İkincisinde inanmayanların tanrı edinip yalvardıkları(melekler)nın da Allah’a yakınlık için “vesile” aradığına işaret olunmaktadır. Bu iki ayetle “vesile”nin meşruiyyeti ortaya çıkmaktadır. Ancak vesilenin nasıl, ne şekilde ve kimlerden olacağı meselesi hep tartışılmıştır. Amellerin yakınlığa vesile olduğu, hatta amelle tevessüle Hak Teala’dan, talepte bulunabileceği, kaynaklarda “mağara” hadisi olarak zikredilen rivayette anlatılmaktadır:
İslam’dan önce yolculuğa çıkan ve gecelemek üzere bir mağaraya giren, orada bulundukları sırada sel suları ile gelen bir kaya tarafından kapısı kapanarak mahsur kalan üç arkadaşın durumu, buna örnektir. Bu üç arkadaştan her biri yaptıkları bir ameli arzederek Cenab-ı Hakk’tan mağaranın kapısının açılmasını taleb etmişler ve herbirinin duasıyla kapı biraz açılmış ve nihayet sonuncuda kapı tamamıyla açılıp kurtulmuşlardır(4). İşte bu olay, amelle tevessülün cevazına dair sünnetten bir örnektir.
Şu üç olay da yine sünnetten şahıslarla tevessülün cevazına delilidir.
1) Hz. Ömer (r.a.) Peygamberimizin amcası Hz. Abbas ile tevessül ederek: “Ya Rabbi, kuraklık içinde kalınca Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik. Bize yağmur verirdin, şimdi de O’nun amcası ile tevessül ediyoruz. Bizi suya kavuştur.” derdi ve yağmur yağardı.(5)
2) Gözleri kapanan biri, Peygamberimiz’e gelerek: “Ya Rasûlullah, gözlerim kapandı: Benim için Allah’a dua buyur.” dedi. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Abdest al, iki rekat namaz kıl, sonra da şöyle de: “Allah’ım Peygamberin Muhammed ile sana tevessül ediyorum. Ey Muhammed, gözümün açılması için senin şefaatçi olmanı istiyorum. Allah’ım onun, hakkımdaki şefatını kabul buyur.” Bunun ardından Hz. Peygamber (s.a.) şunları ilave etti: “Bir ihtiyacın olduğunda hep aynısını yap.” Bu olaydan sonra adamın gözleri açılmıştır.(6)
3) “Allah Resûlü, fakir muhacirler hürmetine müslümanlara zafer ve yardım ihsan etmesini Allah’dan dilerdi.”(7)
Bu Hadis-i Şerifler, Allah’ın sevdiği kullarını vesile edinmenin; yani onlara tevessül ile Allah’tan birşeyler istemenin, caiz olduğunu göstermektedir.
Bu duruma göre tevessül, ya ibadet ve amellerle olur, ya da Hz. Peygamberi, velî ve salih kişileri vesile kılarak olur. Amellerin Hakk’a yakınlığının vesile, Allah’ın rızasına ermeye vasıta olduğunda şüphe yoktur. Hz. Peygamber (s.a.)’i vesile almanın cevazı, kendi ifadeleriyle sabit olan şefaat yetkisi de ikinci hadis-i şeriften ortaya çıkmaktadır. Salih kişilerin vesile ittihazı ise, ilk hadis-i şerife dayanılarak genellikle kabul edilen görüştür. Nitekim vesile ayetinin tefsirinde Bursalı, İ. Hakkı bu görüşlere işaret eder.(8) İhtilaflı olan ise, ölmüş kimseleri vesile edinerek yapılan tevessüldür. Sofiler, enbiya, evliya ve salih ulemanın, ahirete intikal etmiş olsalar da ruhaniyetlerine tevessül edilebileceğini kabul etmektedir. Tevessülde öncelikle hedef, Allah’a yaklaşmak, rızasına ulaşmaktır. Bir dileğin kabulü veya bir musibetin telef ve defedilmesi için, enbiya ve evliya ile salihlerin ruhaniyetlerine tevessül suretiyle Hakk Teala’dan talepte bulunmak da tevessül kapsamına girer.
Tevessül veya vesile anlayışında ibadet ve taatın çokluğu cennete girme sebebi değildir. Cennet ve kurbet, Allah’ın lütuf ve ikramıyla olur. O’nun lütfü olmadan ne Cennet ne de kurbet gerçekleşir. Bu yüzden ibadet ve amellerle taatlar vesile edilerek Hakk’tan niyazda bulunmak, O’na iltica etmek, kulu Allah’a yaklaştırdığı gibi, cennetin kapılarını da açar. Tasavvufî telakkide “benim amellerim beni kurtarır ve bana yeter ” düşüncesi yanlıştır. Çünkü ibadetler Cennetin karşılık ve bahası değil, Hak murad etmişse, ancak bahanesidir.
İstimdad
Meded dilemek, yardım istemek demektir. Her türlü yardımın kaynağı ve başvurulacak mercii Allah Teala hazretleridir. Allah Teala hazretlerinden başkasından doğrudan yardım dilemek sözkonusu olamaz. Tasavvufta Hz. Pegyamber, şeyh veya benzeri maneviyat büyüklerinden istimdad, doğrudan onların şahıslarından bir taleb demek değildir. Belki onların ind-i ilahideki itibar ve derecelerinden yararlanmak için bir tevessüldür. “Meded ya şeyh”, “Meded ya Abdelkadir”, “Meded ya Gavs-ı A’zam”, “Meded ya Hazret-i Hüdâyi” gibi lafızlar ve levhalar, bu şahıslara duyulan manevî sevginin bir ifadesidir.
İnsan, beşer olmanın gereği sığınma duygusu taşır. Çocuk anne-babasına, talebe hocasına, murid şeyhine sğınmak ve yakın olmak ister. İstimdad bu sığınma duygusunun bir tezahürüdür. Vahdet-i vücud inancındaki “insan-ı kamil”, Allah ve Rasûlü’nün ahlakıyla ahlaklanmış, kemal sıfatlarıyla muttasıf ve Hakk’ın mazharı demek olduğu için, ruhanî bir tasarrufa da mazhar kabul edilir. “Mazhar kabul edilir” diyoruz, çünkü gerçek tasarruf Allah’ındır. Kul veya kişi bu tasarrufun görüntüsüdür. Bu itibarla sâlik ve derviş, insan-ı kamil olarak gördüğü şeyhinden tarikat pîri veya pirlerden birinden istimdad ve istiâne ettiğinde, aslında talebini Allah’a arzetmiştir. Çünkü vahdet-i vücud inancında bütün fiiller Allah’ındır. Kudret ve kuvvet de sadece O’na aiddir. Konuya bu açıdan bakıldığında, şer’î bir tehlike söz konusu değildir. Ancak istimdad edilen kişinin bizzat kendisinde bir varlık görüp, taleb ondan olacak olursa, elbetteki caiz olmaz. Sahibini şirke düşürebilir.
İstimdadın ölü veya diriden olması, onlara bir varlık izafe etmemek şartıyla mümkün görülmüştür. Hatta sûfîler ölüden istiâne için Kemalpaşazade’nin Şerh-i Hadis-i Erbain’inde yer verdiği: “İşlerinizde şaşkınlığa düşünce ehl-i kubûrdan yardım isteyiniz (istiâne)”(9) hadisini delil sayarlar. Bazı türbelerde yazılı bulunan bu hadisin sıhhati üzerinde tartışmaya girmeden, anlamına müteallik şunu söylemek isterim: “Ehl-i kubûr” ölüler veya ölümü düşünerek kendisini ölüm sonrasına hazırlayanlardır. İnsan dünya işine dalmaktan şaşkına dönünce, kabir ehlinin halini, ölümü ve ölüm ötesini düşünerek, kendini toparlamak ve onların halinden kendi haline bir yardım umarak, gönlünü Allah’a rabt etmek durumundadır. Ölüm rabıtası veya tefekkür-i mevt, insanı dünya lezzetlerine aldanmaktan belli ölçüde korur. Bu yüzden hadis-i şerifte “Dünya lezzetlerini unutturan ölümü çokça düşününüz “(10) buyurulmuştur.
Bazı tarîkatlarda, zikir sırasında sâlikin, şeyhinin kalbinden kendi gönlüne bir feyzin aktığını düşünerek istimdad etmesi de söz konusudur. Nitekim Nakşbendî şeyhlerinden Nurullah Bahai, zikir sırasındaki bu istimdadı şöyle anlatmaktadır: “Zikir murad eden kimse, iki dizi üzerine oturup ağzını kapatır, gözlerini yumar, bütün his ve kuvvetlerini faaliyetten men ederek, şeyhin ruhaniyetine teveccüh edip ondan istimdadda bulunur. “(11) (Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz 1996 -Atınoluk- Subat, Sayı: 120, Sayfa: 031)
Dipnotlar: 1) en-Nihâye, fî faribi’l-hadis ve’l-eser, Beyrut, V, 185 , 2) el-Maide, 5/35 , 3) el-İsra, 17/57 , 4) Buharî, icar, 12, Müslim, Deavât, 101 ,5) Buharî, istiska, 15,6) Tirmizi, Deavât, 49, İbn-i Mace, İkame, 5, İbn Hanbel IV 138 , 7) Taberani, el-Mu’cemu’l-kebir, l 292 , 8) bk. Rûhu’l-Beyan, II, 388 , 9) Keşfu’l-hafâ, I. 85. (213), 10) Tirmizi, Kıyâme 26, Zühd 4, Neseî, Zühd 31, İbn Hanbel, II 293 , 11) Risale-i Bahaiyye, İstanbul 1328 s.25


Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir